Körler ve Şaşılar Arasında

Daima Konu Görseli

Çağan Toprak Öztürk yazdı...

Günümüzde çeşitli grupların eylemsellikleri arasında sıkışıp kalmış bir üniversite gençliği söz konusu. Bu durumu sadece kampüslerden değil memleketin bütününden okumak daha faydalı olacaktır. Kültürel hegemonya sağlamış yetmiş dört yıllık bir sağcı iktidarlar tarihi ve yanında tutarlı bir siyaset izleyemeyen elitlerin “halk” partisi... 15 Temmuz ve sonrasında gerçekleşen üniversite hareketliliklerini incelediğimiz zaman, gençliğin yanlış zeminlerde siyaset yapmaya hatta daha kötüsü siyaset yapmamaya itildiğini görüyoruz. Bütün bu korku iklimine rağmen üniversite gençliğinin katili iktidarlar, öğrencilerin en temel hak taleplerinde bile orantısız şiddet kullanmaktan çekinmemiştir. Bu zihniyet, Mülkiye duvarlarını kurşunlatan Menderes’in zihniyetidir. İlerici ve vatansever Türk gençliği ise bu engelleri yıkacaktır. Görevimiz ise ülkenin tüm üniversiteleri özerk ve demokratik olana kadar kayyımcı anlayışa karşı direnmektir.

Cumhuriyet ruhunun gözle görülür bir şekilde öğrencilere yansıdığı ilk an 28 Nisan 1960 olabilir. Demokrat Parti hükümetinin baskıcı ve gerici politikaları sonucu rahatsızlık duyan gençlik, İstanbul Üniversitesi’nde eyleme geçti. Hürriyet sloganları atıldı, diktatörlüğe karşı çıkıldı ve Turan Emeksiz 19 yaşındayken Demokrat Parti’nin polisleri tarafından katledildi. Hemen ardından 29 Nisan 1960 günü eylemler Ankara’ya sıçradı ve Cumhuriyet tarihinin ilk sivil itaatsizlik eylemi (555K) Kızılay’da gerçekleştirildi. Gençliğin umudu ordudaydı. Bu protestolar ve öğrenciler sahipsiz bırakılmadı ve 27 Mayıs ihtilalinin erkene alınmasına vesile oldu.

Temellendirilmesi Alparslan Türkeş ve destekçileri tarafından yapılan ülkücü hareketin öğrencilere sıçraması ise yine 60’ları bulmaktadır. Geçmişten günümüze ciddi değişimlere uğrayan Ülkücü Hareket, geçmişte yaptığı anti-komünist propagandayı sürdürmekten başka bir çıkar yol bulamamıştır. 2024 koşullarında güncel bir Sovyet istilası tehditi olmamasına karşın bu topluluk varlığını birtakım görüşlerin “karşıtı” olmaktan başka bir şeye bağlayamamıştır. Şaşkınlığın hasıl olduğu bir diğer durum ise geleneksel solda karşımıza çıkan “fraksiyonlaşma”nın bugün geleneksel sağda karşımıza çıkmasıdır. Seküler milliyetçi olarak tanımlanan nispeten genç bir nesil kendilerine Zafer Partisi’nde mevzi bulmuştur ancak Zafer Partisi bile parti programının “Milli Kimliğimiz, Ortak Değerlerimiz” adlı bölümünde  İslamiyet sevgisinin Türklüğün ortak paydası olduğunu gizlemeye bile çalışmamıştır. Ülkücü hareket her ne kadar vatansever öğrencilerin ilk duraklarından biri olsa da güzel ülkemizdeki yabancı üslerin varlığına ve NATO üyeliğine karşı gelememiştir. Atatürk Milliyetçiliğine ve Cumhuriyetin ilerici ve kurucu değerlerine tam anlamıyla hiçbir zaman sahip çıkmamıştır. Bir şeylerin karşıtlığı üzerinden yapılan bu siyaset asla Türkiye’nin kurtuluş reçetesi olamayacaktır. Solda ise durum pek farklı sayılmaz. Geçmişte birçok vatansever eyleme katılan solcu gençlik, günümüzde de hala aynı “dinozor” söylemlerinden vazgeçmemiştir. Ülkücü harekete kıyasla bakıldığında değindiği noktalar çok daha somut toplumsal sorunlardır. Yine aynı fraksiyonlaşmanın ve 12 Eylül’ün doğrudan ürünü olarak günümüzde kayda değer bir sol kalmış değildir. Kalanlar ya da kendini sol olarak tanımlayanlar ise TÜSİAD ile masaya oturan ve sarı sendikaların başını çeken CHP, bölücü terör örgütünün uzantısı DEM Parti ve onun kuyrukçularıdır. Birtakım mikro örgütler ise hala daha emek siyaseti yapmaya çalışsa da günümüz koşullarında halka dokunamadıkları ortadadır. Bu durumun 12 Eylül sonrası sola yapılan canavarlaştırma politikasıyla da ilgisi vardır. Bir diğer husus ise bu değindiğim örgütlerin izledikleri kimlik siyasetidir. Bizler ise belli bir zümrenin kurtuluşunun özel olarak olmayacağını biliyoruz. Kadınların tek başına kurtuluşu, eşcinsellerin tek başına kurtuluşu yahut bir meslek grubunun tek başına kurtuluşu mümkün değildir. Biz topyekün bir kurtuluşa inanıyoruz. Ortak çıkarlara sahip Türk halkının kurtuluşuna, zaten ulusal kurtuluş da budur. Ülkemizde kimlerle çıkarımızın ortak, kimlerle ortak olmadığı da ortadadır.

Gelelim dinci-gerici görüşün öğrenci hareketlerine yansımasına. Gerçekçi bakıldığında öğrencilerin içinde doğalında gelişen bir dinci yapılanma yoktur denecek kadar azdır. Tamamen tepeden inme atamalarla, öğrenci topluluklarıyla ve üniversite yönetimlerinin tabiri caize bu gruplara “kıyak geçmesiyle” var olmaktadırlar. Ulusal görüşün bir tezi olan “İrtica PKK’dan daha tehlikelidir” ise memleket dahilinde geçerli olsa da öğrenci toplulukları için geçerli değildir. Bölücü yapılanma, kampüslerde son 20 yılda çok ciddi şekilde boy göstermiştir. Bu ise irticanın kampüslerde göz ardı edilmesi gereken bir tehdit olmadığı anlamına gelmiyor. Ülkücü hareket içinde de yer yer görünen bu köktendincilik cumhuriyet fikrinin (Akıl kültü) doğal antitezidir ve Türk gençliğinin mücadele etmesi gereken bir yapıdır.

Bizim cephemizin ise birleşmeye değil ayrışmaya ihtiyacı vardır. Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık bayrağını taşımalı, laik Türkiye Cumhuriyeti ve Müdafa-i Hukuk’ta birleşmeliyiz. Gençlik olarak görevimiz körler ve şaşılar arasında hakikati görmektir.

(Daima, Sayı: 3)