Türkiye'de Medya Sahipliği
Mahfuz yazdı...
Basın ve medya, haber aktarımının yanı sıra toplumun ortak hafızası, kamusal tartışmanın zemini ve demokratik işleyişin ana aracıdır ama bu işlevleri beraberinde getiren haber aktarımı dediğimiz şey manipülasyona o kadar açık bir süreçtir ki, bir bilgiyi kimin ne kadar ve nasıl aktardığı çok büyük önem taşır. Bu sebeple aslında medyanın işlevlerini yerine getirebilmesi için sahiplik yapısından bağımsız, çoğulcu ve kamusal çıkar amaçlayan bir biçimde örgütlenmesi gerekirken Türkiye’de medya sahipliği alanında yaşanan yoğunlaşma 1980’li yılların neoliberal politikalarıyla gerçekleştirilen özelleştirmelere dayanır. O günden bugüne Türk basınının holdingleşme süreci hem demokrasiye hem de mesleğin kamu yararı amacına leke sürmeye devam etmektedir.
Eleştirel ekonomi politik yaklaşım, medya çerçevesinde bakıldığında eşitsizlik ve sömürüyü gizleyerek toplumsal gerçekliği nasıl yeniden şekillendirdiğini inceler. Medya bu yaklaşıma göre sadece bir iletişim aracı olmaktan çıkarak sınıfsal çıkarların bir parçası olur ve bu sebepten haber üretiminden çıkan şey egemen ideolojinin tekrar üretimi olmaya başlar. Büyük medya kuruluşlarının sahiplerinin bir diğer yandan inşaat, enerji, turizm, finans gibi devlet ihalelerine bağımlı sektörlerde faaliyet göstermeleri haberlerin manipülasyona uğraması ve içeriğinin bağımsızlığını kaybetmesi anlamına gelmektedir.
Türkiye Medya Sahipleri Ağı verilerine bakıldığında bu yaklaşımı doğrulamak için elinden geleni yapan bir tablo görüyoruz. Metrodan termik santrale, parklardan limanlara, barajlardan havalimanlarına ihale ağlarının içinde basının aslında nasıl bir ekonomi politik güç ilişkisinin parçası olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Örneğin Kalyon İnşaat; 3. Havalimanı, Taksim Meydanı ve altgeçidi, D-100 Karayolu Metrobüs hattı, Çayırhan B Termik Santrali gibi büyük kamu ihalelerini almasının yanında Turkuvaz Medya grubu üzerinden Sabah gazetesi, ATV, A Haber gibi Türkiye’nin en çok takip edilen kanallarına sahip. Bu şekilde devletle doğrudan bağlantılı projelerde kazanç sağlayan şirketin, ülkenin haber akışını da kontrol etmesi insanlara ütopik bir ülkedeymişiz gibi anlatımlarını da açıklıyor. ‘Mega projeleri’ alkışlayan haberleri, bu medya sahiplik yapısının yayın çizgilerine nasıl doğrudan yansıdığının çok net bir örneğidir.
Benzer şekilde NTV, Star TV, Kral TV, Puhu TV gibi geniş bir medya yelpazesinde sahip olan Doğuş Holding bir diğer yandan emlak, turizm, inşaat, enerji, yeme-içme gibi birçok sektörde faaliyet gösteriyor. Taksim Şişli, 4. Levent, Kadıköy-Kartal, İstinye Park gibi önemli projelerde paydaş olduğu da biliniyor. NTV’nin Gezi Parkı zamanında penguen belgeseli yayınlaması, ekonomik çıkarların haber çizgisinin tarafsızlık yerine iktidarla uyum içinde yürütülmesine nasıl sebep olduğunu görmüştük. Bu olay medya sahipliği ile habercilik arasındaki bağın ne gibi sonuçlara yol açabileceğini açıkça gösteren kırılma noktalarından biridir.
Bir diğer sorun ise izleyicilerin bilinçli olmayışı ve televizyonda verilen, gazetede basılan her haberin kesinlikle doğru olduğu kanısıdır. Medyaya güven yeni nesilde internet haberciliği sayesinde kırılmış olsa da üst nesillerde yoğun bir şekilde devam etmektedir. Artık haber akışları bilinçli olmayan izleyiciler için propagandaya, bilinçli izleyiciler için ise adeta bir durum komedisine dönüşmektedir. -Elbette bu sorunun temelini iktidarın eğitim programında da aramak yanlış olmayacaktır.-
Türkiye’nin eleştirel ekonomi politik dediğimiz yaklaşım için ne kadar doğru ve çarpıcı bir örnek olduğunu görüyoruz, aynı şekilde haber üretimi egemen ideolojiyi yeniden üretmeye devam ediyor izleyenlere ise bu sistemli propagandayı alkışlamak kalıyor.
Muhalif medyadan örnek verdiğimizde, iktidarla ekonomik veyahut politik ilişkileri bulunmayan Estetik Yayıncılık A.Ş. altında bulunan Sözcü TV’ye ise sadece bu yıl içinde program esnasında Dr. Murat Kubilay'ın ‘’Türkiye Müslüman bir ülke değildir" şeklindeki ifadesi nedeniyle üst sınırdan idari para cezası ve program durdurma, İmamoğlu protestolarını yayınlanması ve Erdoğan’ın 2004 yılında yaptığı bir konuşmanın program esnasında eleştirilmesi sebebiyle yayın karartma gibi birçok ceza aldığına şahit olduk. Yayınlarında HalkTV "Sünnokratik Yeni Osmanlıcılık" kavramını, TELE 1 ise 15 Temmuz İslamcı bir darbe girişimiydi. Bu darbenin temel sorumlusu AKP iktidarıdır” ifadesini kullandığı için bu yıl yayın karartma cezası alan kanallar içerisindeydi.
Sonuç olarak, Türk medyasının nasıl bir sistemin içinde çürüyüp gittiğinin tablosu artık daha net bir şekilde önümüzde. Peki ne yapabiliriz? Kamusallaştıralım, medya tekellerini kıralım, yerel basını güçlendirelim gibi önerilerden önce değinmek istediğim ve geri kazanılması gerektiğini düşündüğüm bir gruptan bahsedeceğim sizlere. Türk medyası çürürken yanında götürdüğü o idealist iletişim fakültesi öğrencilerinden hem ülkenin hem de sektörün çetin şartlarında umutsuzluk sebebiyle mücadeleyi bırakarak hayatını kazanmaya dönen, holdingleşmiş medyada çalışan muhalifler. MOM 2021 verilerine göre gazete, radyo ve TV mecralarını baz alınca takipçilerin yüzde 95,04’ü sadece üç medya grubu (Demirören/Turkuvaz/Doğuş) tarafından paylaşılıyorken, rüzgarı bizden tarafa estirmek bir nebze de onların elindedir. Kaybettikleri umudu bulundukları yerde kendilerinde kazanarak muhalif medyadan daha zor ama daha etkili işler yapabilmeleri kesinlikle mümkündür. Dipnot: Burada bahsedilen insanlar genel merkezlerinde, stüdyolarında kahkahalarla halka yalanlar anlatan şarlatanlar değil umutsuz muhabirler, gazeteciler, kurgucusundan kameramanına sektörde bu şekilde tutunan emekçilerdir. Unutmayın ki, haber yapmak ülkemizde gelinen noktadan katbekat daha kutsal bir iştir. Mesleğimize sürülen lekeyi temizlemek hepimizin elindedir. Umudumuzu birlikte büyütelim, birlikte mücadele edelim.