TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan ile Söyleşi

Daima Konu Görseli

Cenk Başboğaoğlu: Bugün, kapitalizmin derinleşen krizleri ve eşitsiz ilişkileri içinde sosyalist bir Türkiye mümkün mü? TKP, üretim ilişkilerinin dönüşümünü ve üretici güçlerin gelişimini nasıl birlikte ele alıyor?

Kemal Okuyan: Aslında tam da sözünü ettiğiniz kriz ortamı Türkiye’nin yönünü sosyalizme çeviriyor. Konuyu hem uluslararası alanda hem ulusal ölçekte değerlendirdiğimizde aynı sonuca ulaşıyoruz. Türkiye’nin krizden kurtulması için sosyalizmle buluşması gerekir. Ülke rekabetin ve çatışmaların çok yoğun olduğu bir bölgede yer alıyor. Bu değişmeyecek. Egemenlerimiz bu rekabet ve çatışmaların aktif öznesi olmak konusunda çok hevesliler. Kimileri bu ortamda “madem öyle biz de oyunu kuralına göre oynayalım” diyerek bu yönelime destek veriyorlar. Oysa bu rekabet ve çatışma ikliminde paylaşım savaşına girerek istikrar sağlayamazsınız. E tabii, dertleri istikrar ya da yurttaşlarımızın esenliği değil; kâr peşindeler. O kâr kovalamacası halkımızı hem yoksullaştırıyor hem de büyük tehlikelerle baş başa bırakıyor. İçeriye baktığımızda da, her gün ama her gün kâr odaklı bir toplumsal sistemin yol açtığı bir travma ile karşılaşıyoruz. Sadece şu son bir ayın haber başlıklarını bana alt alta yazın, hepsinin karşısına bencil ve asalak bir sınıfın yol açtığı ekonomik, toplumsal ve ahlaki tahribatı somut olarak yazayım. Türkiye, emekçi sınıflarımızın sırtında ciddi bir gelişme düzeyine ulaştı. Bu gelişme düzeyinin ülkemizin refahı, bağımsızlığı, aydınlanması ve kardeşliği için kullanılması mümkünken, her gün karşımıza yeni sorunlar çıkaran, yurttaşlarımızın büyük çoğunluğunu yoksulluğa mahkum eden, çürütücü bir toplumsal sistem sayesinde küçük bir azınlık yağma ve talanla zenginliğine zenginlik katıyor. Türkiye kapitalizmden kurtulmalıdır. Bunun da bilinen ve mümkün olan tek yolu sosyalizmdir.
 
C.B.: Türkiye ve dünya nereye gidiyor?
 
Kemal Okuyan: Bu soruya iki yönlü bir cevap verilmeli. Eğer, sürece sadece mevcut dünya düzeninin dinamiklerinin penceresinden bakacak olursak, dünya, yani insanlık büyük bir felakete gidiyor. Aslında felaketi yaşıyoruz. Soykırım, savaşlar, katliamlar, kitlesel göçler, açlık, çevre ve iklim sorunları, toplumsal çürüme ve elbette toplumsal adaletsizliğin ulaştığı boyut… Daha beteri olabilir mi? Olabilir elbette ve gidiş o yönde. Kapitalizmin yıkıcı, yok edici enerjisinin sınırı yok. Ancak bu aynı zamanda, kendi anti-tezini de canlı tutan bir süreç. Sonuçta bugün siyasal ve ideolojik dengeler çokuluslu tekellerin lehine olsa da, dünyanın her yerinde insanlık spazmlar halinde direnme belirtisi gösteriyor. Yönsüzlük ve örgütsüzlük en büyük sorun olmakla birlikte, tarih bize bazen insanın yolunu bulmasının çok kısa sürelerde gerçekleştiğini, gerekli koşullar üst üste geldiğinde muazzam bir devrimci enerjinin harekete geçtiğini gösteriyor. Dolayısıyla felaketi besleyen temel aynı zamanda kurtuluşu da besliyor. Kuşkusuz kendi kendine olmayacak bu. Hazırlık gerekir. Adını koyacaksak, insanlığın tarihsel bir hesaplaşmaya hazırlanması gerekir.
 
C.B.: Kapitalizmin yönü, sosyalist siyasetin geleceğini nasıl etkiliyor? TKP, bu gidişata karşı nasıl bir siyasal hat öneriyor?
 
Kemal Okuyan: Kapitalizmin bir yönü olduğunu düşünmüyorum. Sürükleniyorlar. Onları ayakta tutan, kâr güdüsü ve karşısındaki yoksul sınıfların örgütsüzlüğü. Sosyalist hareket ya da sosyalist hareket demeyeyim “sol”, bu kaosu kapitalizme yön vererek ya da onu istikrara kavuşturarak hafifletmeye çalıştıkça insanlık kaybediyor. Oysa kapitalizm dümendekilerin basiretsizliğinden değil, ömrünü tamamladığından ve artık dikiş tutması mümkün olmadığından sürükleniyor. İnsanlığın ölmekte olan bir toplumsal sistemden kurtulması mutlak bir zorunluluk. Yoksa falanca ülkede karşımıza çıkarılan yeni bir zombi lidere bakıp “bu çok tehlikeli, kim olursa olsun, bu gitsin” türünden stratejilerin hiçbir karşılığı yok. Kapitalizmin kendisi zombileşmiş durumda.
 
C.B.: TKP’nin “Cumhuriyetçilik” ve “Mustafa Kemal” vurgusu son yıllarda dikkat çekiyor. Bu çıkışın arka planı ve hikayesi nedir? TKP’nin Kemalizm’le ilişkisi ideolojik bir yakınlaşma mı, yoksa taktiksel bir tercih mi? Ayrıca Mustafa Suphi ve Mustafa Kemal’in birlikte sahiplenilmesi eleştirilerine ne diyorsunuz?
 
Kemal Okuyan: Yurtseverliğin partinin başat karakteristik bir özelliği olarak belirginleşmesi son yıllara ait bir olgu değil. TKP bu toprakların komünist partisi olmak konusunda ilkeli ve ahlaki bir pozisyonu uzun bir süredir koruyor. Öte yandan elbette bu bir süreç. Partinin yavaş yavaş çizgi değiştirmesini kastetmiyorum, partinin stratejik tercih ve hedeflerinin olgunlaşmasından ve mücadelemizin araç setinden diline, her şeye içerilmesinden söz ediyorum. 25 yıllık bir dönem diyebiliriz. Ve bu dönem aynı zamanda liberalizmin, dinciliğin başka şeyler bir yana Cumhuriyet’in kazanımlarına dönük yeni ve sistematik bir saldırı başlattığı yıllar. Siyasette taraflar karşıtlarıyla mücadelede şekillenirler. Bütün bu yıllarda işbirlikçileriyle birlikte emperyalizm, laiklik ve genel olarak Cumhuriyet düşmanlığı ile piyasacılık TKP’nin karşısında konumlandığı aktörler oldu. Burada hem güncel hem tarihsel pozisyonumuzu tahkim etmek durumundaydık. Geriye dönüş anlamında değil, bu toprakların şu ana kadar tanık olduğu en kapsamlı devrimci dönüşüm olan Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluşuna, burada çok özel bir rol üstlenen Mustafa Kemal’e sahip çıkmadan Türkiye’de sosyalizm mücadelesi verilemez. Bu, bir ideolojik yakınlaşma değildir ama taktiksel bir açılım hiç değildir. Bu, stratejik bir bakışla ülkenin devrimci ve halkçı bir damarına alan açmak, Cumhuriyetçi birikim içinde kalıcı siyasi dostluklar kurma iradesiyle hareket etmek demektir.

Mustafa Suphi partimizin kurucu lideridir. Milli Mücadele’ye doğrudan katılma ve onu ileriye çekme iradesiyle Anadolu’ya geldiğinde yoldaşlarıyla birlikte katledilmiştir. TKP aradan yüz yılı aşkın bir süre geçtikten sonra Cumhuriyet’in kuruluş sürecine, o dönemde Moskova-Ankara arasındaki işbirliğine tam olarak kimin emriyle işlendiği bilinmeyen bu cinayetin penceresinden bakacak kadar sığ bir parti değildir. Yoldaşlarımız 1921’in başında öldürülmüştür, komünistlerin Milli Mücadele’ye ve Cumhuriyet’in kuruluşuna bakış açısı değişmemiştir. İleriye giden her şeyin yanında olan, gerici hamlelere tavır alan bir yaklaşımdan hiç vazgeçmemişlerdir. En ilginci ve trajik olanı, TKP’ye bu eleştirileri yapanların bir bölümünün daha düne kadar kendi militanlarını sistematik bir biçimde öldüren bir hareketin koşulsuz peşinden gitmesi, diğer bir bölümünün de devrimcilere karşı uygulanan bu şiddetin bizzat tarafı olmasıdır.
 
C.B.: Daima’nın temsilcisi olduğu ve ilerlettiği gelenek olan Yön-Devrim geleneği ve Doğan Avcıoğlu düşüncesi gençler arasında yeniden konuşuluyor. Bu ilginin anlamı nedir? Türkiye gençliğinin sola yönelmesinde bu geleneğin payı olduğunu düşünüyor musunuz? Yön-Devrim’in tarihsel mücadelesini bugün için nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Kemal Okuyan: Yön Türkiye’de toplumsal mücadeleler tarihinin en özgün ve saygın çizgilerinden biridir. Doğan Avcıoğlu’nu da Türkiye’nin düşün ve siyasal tarihinden çıkardığınızda ortaya büyük bir boşluk kalır. Avcıoğlu’nun stratejik tercihlerine, ideolojisine büyük bir saygı duymakla birlikte katılmayan biri olarak söylüyorum bunları. Ancak komünistler için bu çizgi her daim dosttur, her daim devrimcidir. Bugün bu ilginin kaynağında Cumhuriyetçi birikim ya da çok geniş bir alanı kaplayan Kemalist kesimler içinde bugünkü Türkiye’nin radikal ve devrimci bir kopuşa ihtiyaç duyduğunun anlaşılması yatmaktadır. Son derece sevindirici bir gelişmedir bu. TKP bu çizginin güçlenmesini, kendi güçlenmesi kadar değerli görmektedir. Öte yandan güçlü geçmiş referanslara sahip olmak bazen kolaycılığa ve şablonculuğa yol açabilir. Bunun farkında olunacağına inanıyorum.

C.B.: TKP, son dönemde “muhalif milliyetçi” akımları nasıl okuyor? MHP’den kopan bu hareketler gerçekten anti-emperyalist mi, yoksa sermayenin yeni yüzleri mi? Simgeleri ve kadrolarıyla hâlâ ülkücü bir damar taşımaları sizce ne ifade ediyor?
 
Kemal Okuyan: Türkiye’de sağ bütün kulvarlarda devlet bağlantılıdır ve sistem açısından “güven” veren kişiler üzerinden yürür. Bu anlamda şu ya da bu “lider”in yeni bir pozisyona geçmesinden heyecan duymanın anlamı yok. Dikkatle bakıldığında “muhalif” gözüken sağ hareketlerin iktidara tepkili kesimleri sistem adına kontrol etmekte olduklarını görürüz. Almanya gibi ülkelerde en şikayet edilen neo-Nazi örgütlenmeler bile benzer bir işleve sahiptir ve bu nedenle var edilirler.

Ayrıca anti-emperyalizm çokuluslu tekellerin egemenliğine karşı olmaktır. Türkiye’deki tekellerin düzenine karşı olmadan bu nasıl olacak? Dolayısıyla ABD’ye her sesini yükseltenden anti-emperyalist çıkarmak doğru değil. Bunun en güzel kanıtı dönüp dolaşıp yeniden ABD-İngiltere çizgisine sağlam bir demir atan AKP’dir. Ancak konu milliyetçi hareketlerin tabanına doğru gidildikçe farklı bir içerik kazanmaktadır. TKP sağ ve özel olarak milliyetçi hareketlerin tabanında son dönemde ortaya çıkan hareketlenme ve arayışı son derece değerli bulmaktadır. Bu hareketlenmenin eski sembol ve referanslardan bir anda kurtulması beklenmez. Zaten önemli olan bu değildir. Önemli olan, Türkiye’de Cumhuriyetçi ve devrimci birikimin Türkiye sağının yoksul tabanıyla rezonansa girebilmesidir. TKP olarak bunu yapabildiğimiz için mutluyuz.
 
C.B.: TKP’nin TKH, SCP ve Devrim Partisi gibi sol yapılara bakışı nedir? Bu partilerle farklarınızı ya da olası birlik zeminlerini nasıl görüyorsunuz?
 
Kemal Okuyan: Bu oluşumların tamamı TKP’den sonra ortaya çıkmış oluşumlar. Demek ki kendilerinin varoluşu için bir neden görmüşler. Bizim bu konuda şu anda söyleyecek sözümüz bulunmuyor. Bir bakışımız yok, bir birlik gündemimiz yok. Bunlar geçmişte çok denendi, zaman kaybından başka sonuç vermedi. Hayat, mücadele birleştirir. TKP’nin gündemi Türkiye’de sosyalist iktidar mücadelesinin güçlenmesi. Bunun sol içi “dükkan” hesaplarından uzakta gerçekleşmesi gerekiyor.
 
C.B.: “Aydın” ve “halk” kavramlarını siz nasıl tanımlıyorsunuz? Komünistler açısından ulus-devlet, hâlâ tarihsel bir zorunluluk mu yoksa aşılması gereken bir biçim mi?
 

Kemal Okuyan: “Aydın” ve “halk” kavramlarının farklı amaç ve bağlamlarda kullanılması son derece doğal. Sonuçta sınırları her durumda belirsiz kategoriler bunlar. Öte yandan her zaman sınıfsal bir bakış açısı en verimli ve sonuç alanıdır. Aydın ışık tutan, aydınlatan, ilerletendir. Sırtını bugünkü düzene dayamış olan, paranın hizmetindeki bir takım kişiler, kendilerine zerk edilen “donanım” ne olursa olsun, aydın değildir. YÖK gölgesine sığınmış profesörlere, Saray dalkavuklarına, patron danışmanlarına aydın diyemiyoruz. “Halk” kavramına da benzer bir titizlikle yaklaşmak gerekir. Eğer halkçılıktan söz edeceksek, halkın çıkarlarını savunacaksak, buraya sömürücü sınıfları katmanın bir karşılığı olamaz. Millet, halk, emekçi, işçi gibi kategoriler arasındaki farklılıklara girmeden söylüyorum, ne sosyolojik ne de siyasi açıdan kapitalistlere “halk” tanımı içinde yer açılamaz.

Ulus-devlet ne bir zorunluluk ne de aşılması gereken bir biçimdir. Ulus-devlet çağımızın bir gerçekliğidir. Bu gerçekliğe karşı saldırıların emperyalizmin imzasını taşıyor olması, çokuluslu tekellerin hareket serbestliği önünde ulus-devletleri bir engel olarak görmesinin ürünüdür. Komünistler emperyalizm olgusu, aynı anlama gelmek üzere kapitalist sömürü ortadan kaldırılmadan ortaya atılan sözüm ona özgürlükçü tezlerle itibar edemezler.
 
C.B.: Semt evleri dikkat çekiyor; TKP’nin sahadaki örgütlenmesi güçleniyor gibi görünüyor. İşçi sınıfı içinde örgütlenme konusunda hangi aşamadasınız? Yeni bir sendikal veya taban inisiyatifi çalışması var mı?
 
Kemal Okuyan: Doğrudur, TKP’nin örgütlenmesi güçleniyor. Bunda semt evlerinin önemli bir rolü oldu. Ancak çok daha fazlası gerekiyor. Semt evleri, emekçilere mahallelerde ulaşmak için çok elverişli bir araç. Ancak TKP’nin genel stratejisi içinde bir anlama sahip. Yoksa, dükkan açmıyoruz! İşçi sınıfının örgütlenmesinde asıl belirleyici olan işyerleri ve buraya dönük de sistematik bir çalışma içindeyiz. Partimiz üye ve gönüllülerinin çoğunluğunu olan işçilerin, hissedilir bir örgütlülüğü yaratmaları için henüz önümüzde ciddi bir yol var. Türkiye’ye özgü araç ve yöntemlerle bu yolu almaya çalışıyoruz. Patronların Ensesindeyiz, bu açıdan hem özgün hem de bazı açılardan sonuç alan bir platform. Sendika değil, direnen, mücadele eden işçiye farklı kanallardan güç veren bir dayanışma ağı. Şimdi sırada birleşik bir işçi hareketi yaratmaya dönük adımlar var.

C.B.: TKP, tarihsel olarak Sosyalist Devrim (SD) çizgisini benimsiyor. Fakat bugün Cumhuriyetçi-İlerici bir halk cephesi arayışı (örneğin THTM gibi) SD’den MDD’ye bir kayış olarak yorumlanabilir mi?
 
Kemal Okuyan: TKP açısından sosyalist devrim stratejisi bir sabittir. Bunu bir dogma, kalıp olarak söylemiyorum. Partinin bütün ideolojik, siyasal, örgütsel varlığı bunun üzerine kurulmuştur. Eski tartışmaları açmak istemiyorum ama MDD özünde sermaye sınıfının bir bölümünün devrimci bir konumlanış içinde olacağını varsayar. Anti-emperyalist, ulusal ya da yerli burjuvazi gibi kavramlar zaman zaman ortaya atılır. Bu kavramlarla kastedilen elbette küçük burjuvazi değildir. Sosyalist devrim stratejisinin küçük burjuvaziyi yok sayması ya da bir bütün olarak dışlaması söz konusu olamaz. Burada tartışılan kapitalist sınıftır. Dünyanın hiçbir ülkesinde kapitalist sınıfın ilerici bir rol oynaması mümkün değildir. Bugün TKP’nin Cumhuriyetçi birikim içinde açmaya çalıştığı ve aslında açtığı tartışma tam da budur. Farklı tarihsel ve ideolojik referanslara sahip olabilirsiniz, kendinizi farklı tanımlayabilirsiniz, kurulması hedeflenen eşitlikçi cumhuriyete farklı yönlerden yaklaşabilirsiniz ama hem sermayeye hem cumhuriyete bağlanamazsınız. Bizim yaklaşımımız budur. TKP bugün Cumhuriyetçi birikimin verili düzene entegre olmuş kesimiyle bir ittifakın peşinde değil. O yüzden örneğin CHP’den uzak duruyoruz. Düzen içi çözümlerin Milli Mücadele sırasındaki mandacılıktan zerre farkı yok.

C.B.: Yukarıda sorduklarımızdan da yola çıkarak Ekim Devrimi’nin bugüne bıraktığı miras nedir? Sosyalist hareket açısından hâlâ “yol gösterici” bir anlamı var mı?

Ekim devriminin değeri hiçbir zaman azalmaz. Bir ilktir ama bunun ötesinde bir devrime içerilmesi gereken neredeyse bütün özellikler onda toplanmıştır. İşçi sınıfının iktidarı alması, sınıfları ortadan kaldırmayı hedefleyen bir eşitlikçi düzenin kurulmaya başlanması tarihsel bir olaydır. Bugüne bakıldığında Ekim Devrimi’nin karanlığa meydan okuyan cüretini de özellikle önemsemek gerekir. Birinci Dünya Savaşı, Ekim Devrimi olmasaydı, zifiri karanlığını savaş sonrasına devredecekti. Versay ve Sevr, savaşın kazananları tarafından mağluplara dayatılan iki belge bunun kanıtıdır. Emperyalizm Ekim Devrimi ile büyük yara almış, bizim Milli Mücadelemiz bu yarayı genişletmiştir. İnsanlık 1917’de Rus emekçilerinin ayağa kalkışı olmasaydı, kanlı hesaplaşmanın sorumlusu sömürücülere boyun eğmiş olacaktı. Ekim Devrimi bir büyük ışıktır. Her yer için ama bizim ülkemiz için özellikle. Milli Mücadele’ye sahip çıkanların anti-komünizmin yanından dahi geçmemesi gerekir.

SSCB’nin yıkılışından sonra ABD’nin kurduğu tek kutuplu dünya bugün çatırdıyor. Yeni bir emperyalist düzen mi kuruluyor? Bu tabloda Çin’in rolü sizce ne? Emekçiler açısından bir denge gücü olabilir mi?
İç çelişkisi olmayan bir emperyalizm mümkün değildir. Sovyetler Birliği’nin, yani farklı bir toplumsal sistemin varlığı bu çelişkileri ortadan kaldırmıyor, baskılıyordu. Bu nedenle SSCB yıkıldıktan sonra dünyaya “barış” geleceğini sanmak tam bir ahmaklıktı. Tam tersine dengeleyici, kapitalistleri dizginleyici aktör ortadan kalkınca, dünyanın her tarafında çatışmalar arttı. Bugün de emperyalist sistem içinde çelişkiler derinleşiyor. Evet, ABD eski gücünde değil. Ama “ABD hegemonyası bitti” demek için de henüz erken. Sarsılan ABD hegemonyasının yerine bir şey kurulamıyor henüz. Bunun sancıları var. Tek kutupluluk kötü evet. Ancak çok kutupluluk da, emperyalist sistem içinde kalındığı sürece, çatışma ve savaş demek. Bunu unutmamak gerekiyor. Bu anlamda Çin ve Rusya’nın sistem içi aktörler olduğu hesaba katılmalı. Bunu uluslararası alanda ABD emperyalizmi ve NATO’ya karşı mücadeleyi başa yazmanın rahatlığı ile söylüyorum. Evet Çin bir dengeleyici unsur olabilir bazı konularda. Ancak bu yeni ya da alternatif bir düzen anlamına gelmiyor. Sömürü üzerine kurulu bir sistemden emperyalizme alternatif çıkaramazsınız. Emperyalizm sadece ABD demek değil.

Ekim Devrimi, burjuva devrimlerinden farklı olarak işçi sınıfının sözünü söylediği bir kırılmaydı. Bu devrimi mümkün kılan toplumsal çelişkiler nelerdi? Her şeyden önce alabildiğine derinleşmiş eşitsizlik. Ekim Devrimi’ni mümkün kılan budur: Sınıflar arası eşitsizlik, muazzam toplumsal adaletsizlik. Sonra özgürlüklerin ayaklar altına alınması, zorbalık. Ve savaş koşulları. Sözde ulusal çıkarlar adına yoksul köylü çocuklarının kitleler halinde kırıma yollanmasına dönük tepkiler. Bunların hepsi var. Aslında bunların önemli bir bölümü burjuva devrimlerinde de var. Burjuva devrimlerinde de birçok kez emekçilerdir devrimin toplumsal kuvveti. Devrimler ülkesi Fransa’ya baktığımızda 1789’dan 1848’e burjuva devriminin her yükselişinde monarşinin karşısındaki cumhuriyetçi kuvvetin ana bölmesi emekçi halktır. Ve onlar hemen ardından hep kazık yemişlerdir. Ekim devrimi, emekçilerin kazık yemediği ilk devrimdir.
 
C.B.: Bugün Türkiye benzer çelişkileri yaşıyor mu?
 
Kemal Okuyan: Kesinlikle ve daha fazlasını. Bugün Türkiye’de kapitalizmin gelişkinliği ve yol açtığı maddi-manevi yıkım 1917 Rusyası ile kıyaslanamaz. İnsan ömrü uzadı, birçok açıdan yurttaşlarımız o dönemin Rusya’sındakilerden ya da başka ülkelerdeki insanlardan elbette daha “iyi” yaşıyor ama eşitsizlik ve adaletsizlik çok daha vahim boyutlarda. İnsanlarımızın geleceği yok, mutsuz, kaygılı, hatta korku içindeler, cahiliye dönemi geri geldi. Yaşam sevincini yitirmiş bir toplumdan söz ediyoruz. Türkiye bu kuşatmayı yaracak kaynaklara kesinlikle sahip. Yeter ki bu çelişkilerden korkmayıp, buraya kılıç atacak devrimci bir programı hayata geçirelim.
 
C.B.: Ekim Devrimi’nin belirleyici gücü kimdi: Lenin ve Bolşevikler mi, yoksa halkın tarihsel birikimi mi? Lenin olmasaydı, yine de bir Ekim Devrimi yaşanabilir miydi?
 
Kemal Okuyan: Ekim Devrimi’nde uygun koşullar, örgütlü ve mücadeleci bir işçi sınıfı, öncü bir parti ve benzersiz bir lider bir araya geldi ve devrim mümkün oldu. Bunlardan her biri belirleyicidir ve her biri bir ötekini beslemiş, güç vermiştir. Özel olarak sorduğunuz Lenin’e gelince… Lenin olmasaydı, 1917’de o sonuçları verecek bir sosyalist devrim gerçekleşmezdi. Liderleri tarihsel koşullar yaratır öte yandan tarihe müdahale edebilen kişilere lider denir. Kendi kendine “liderlik” taslayanlara değil.

Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” tezine rağmen, Ekim Devrimi bir dünya devrimi olarak görülebilir mi? Ve bu devrim, Türkiye dahil olmak üzere ulusal kurtuluş mücadelelerini nasıl etkiledi?
Ekim Devrimi bir dünya devrimi değildi, sınırlarını büyük ölçüde Rus İmparatorluğu belirledi. Öte yandan çok uluslu ve geniş mi geniş bir coğrafyaya hakim olan bir projeden söz ediyoruz. Lakin evet, tek ülke. Buı Stalin’in tercihi değildi. 1917-1924 arasında Avrupa’yı saran ve işçileri hareketlendiren devrimci dalga başka ülkelerde sonuç vermedi ya da geçici başarılar elde edildi ve Sovyet Rusya yalnız kaldı. Bu yalnızlıkta yerinde saymayı ya da yıkılmayı beklemek yerine Stalin ve diğer Bolşeviklerin sosyalizmi kurmaya yönelmesi çok kıymetli. Bu yöne girmeseydi Sovyetler, sevimsiz bir anıya dönüşecekti.

Ekim Devrimi’nin hem işçi hareketlerine hem de ulusal kurtuluş hareketlerine verdiği ilham ve umut sınırsızdır. Dönemin baş belası İngiliz emperyalizmidir ve Sovyetler Birliği ona başkaldıran herkesin samimi müttefikidir. Bu anlamda Anadolu İhtilali için Ekim Devrimi elbette büyük bir kaynaktır. Konunun altın ve silah yardımına indirgenmesi doğru değildir. Siyasal ve moral etki daha önemlidir. Askeri açıdan Bolşevikler değil başka bir güç egemen olsaydı Rusya’ya, Sevr’den kurtulmak bir yana, çok daha ağır bir tablo ortaya çıkacaktı. Bu bir gerçek. Ama hep söylediğim gibi, Kurtuluş Savaşı kazanılmasaydı ya da Anadolu’da Mustafa Kemal dışında bir güç hakim olsaydı da Sovyetler ayakta kalamazdı.