Kurtuluş Savaşı Yıllarında Anadolu’da Sosyalizm ve Türk-Sovyet İlişkileri

Daima Konu Görseli

Mehmet Alp Fazlıoğlu yazdı...

 

Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'da üç ideoloji öne çıkıyordu. Bunlar İslamcılık, milliyetçilik ve sosyalizm idi ancak bunların sınırları ve nerede başlayıp nerede bittikleri pek de net değildi. Çoğu zaman bu üç ideoloji iç içe girerek kendini gösteriyordu. Yeşil Ordu'nun İslam ve sosyalizmi buluşturmaya çalışması gibi, milliyetçilerin de asıl gayesi Batılılaşma olmasına rağmen Batı emperyalizmine karşı verilen savaş onları Batı’nın korkulu rüyası olan Bolşeviklerin yanına itiyordu. Ancak Bolşevikliğin ne olduğu da tam olarak bilinmiyordu. Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920 tarihli gizli oturumda Bolşeviklerin kendilerine özgü görüşlerinden kendisinin de bütün açıklığıyla bilgi sahibi olmadığını ama Avrupalıların Bolşevizmden korktuklarını söylüyordu. Hamdullah Suphi Bey, 11 Mayıs günlü konuşmasında "Bolşeviklik nedir? Öğrenmeliyiz, hakkında hüküm vermeliyiz... bütün ulusa, Bolşeviklik nedir ve bize ne getiriyor, bunu söylemeye mecburuz." diyordu. Kuvâ-yi Milliye karşıtları da Anadolu hareketini Bolşeviklikle suçluyordu. Bolu Mutasarrıfı Osman Kadri, 19 Mayıs 1920 tarihli bildirisinde Kuvâ-yi Milliyecilere şu sözlerle saldırıyordu: “Bolşeviklik namı altında 400 senelik din ve devlet düşmanımız Moskoflardan çıkmış muhalif-i şer-i şerif ve mugayir-i kanun olan bir âdete kapılan bir takım eşkıya vatanı kurtaracağız diye Anadolu’nun siz saf ve namuskâr ahalini aldatarak padişahına, Halife-i Müslimine isyan bayrağı çekmişlerdir.” Bildiri Bolşevikliğin; para, mal ve arazilerin ayaktakımı yersiz yurtsuz haydutlar arasında bölüşülmesi, kimsenin nikâhlı karısı olmayıp herkesin her kadını istediği gibi kullanması, çocukların 2 yaşından sonra ailelerinden alınarak umumhanelerde yetiştirilmesi olduğunu yazarak devam ediyordu.

Bolşeviklik ve sosyalizm konusunda kafalar karışık olsa da zamanla büyük bir etki ve sempati oluşmaya başladı. 10 Ağustos 1920'de İstanbul hükümetinin Sevr Antlaşması'nı imzalanması Anadolu'daki subay ve aydınları Bolşeviklere daha da yakınlaştırmıştı. Sadece Bolşeviklere karşı değil, sosyalizme karşı da sempati artıyor, bu sempati kendisini evvela basit uygulamalarda gösteriyordu. Örneğin; kırmızı renk moda olmuştu, kırmızı kravat veya kırmızı tepeli kalpak takan mebus çoktu. Ali Fuat Paşa subaylara askerlerle birlikte yemek yemelerini emretmişti, Kazım Karabekir üniformasındaki apolet ve sırmaları sökmüş, Halil Paşa'ya da “Yoldaş Halil” diye hitap ediyordu. Bir milletvekili “Daha ne bekliyoruz? Niçin komünizm ilan edip halkımıza yeni bir ruh, yeni bir heyecan aşılamıyoruz? Hangi mal, hangi servet kaldı ki korkalım!” diyordu. Milliyetçi ve İslamcı fikirler sosyalizmle bağdaştırılmaya çalışılıyordu. Sosyalizme ilgi sadece Ankara'da değil tüm Anadolu'da artmıştı. Bolşevik Türklerden oluşan bir Yeşil Ordu'nun Sovyetlerden gelerek Anadolu'yu kurtaracağı efsanesi halk arasında yayılıyordu. Bu hayali Yeşil Ordu'nun başında Enver Paşa'nın bulunduğu söylentileri de vardı. Refik (Koraltan) Bey gibi bazı mebuslar meclis kürsüsünden “Rusya’daki Bolşevik Yeşil Ordu’nun gelmesi bekleniyor. Bir an önce gelmesi için hükümetin girişimlerde bulunması gerekir.” şeklinde çağrılar bile yapıyordu. 1920, Milli Mücadele’nin en zor ve umutsuz yılıydı. O karamsar günlerde bile Mustafa Kemal bu gibi taleplere şiddetle karşı çıkıyor, hiçbir yabancı gücün ülkeye girmesine izin verilmeyeceğini, milleti yine milletin kendisinin kurtaracağını söylüyordu. Aslında ortada sanıldığı gibi bir Yeşil Ordu da yoktu. Rusya'daki Yeşil Ordu, Karadeniz'in doğusunda çıkan bir Rus Hıristiyan köylü hareketiydi. Sancakları kızıl zemin üzerine yeşil haçtan oluşuyordu. Hem Çarlık yanlısı Beyaz Ordu komutanı Denikin'e karşı hem de Bolşeviklere karşı savaşıyorlardı. Rus Yeşil Ordu'nun Bolşeviklerle, Türklerle veya Müslümanlarla bir ilgisi olmamasına rağmen Anadolu'da gerçeğin tam aksine bir algı oluşmuştu. Gerçi 8 Mart 1918'de Moskova'da düzenlenen Rusya Müslüman Emekçileri Konferansı'nda alınan kararla Kızıl Ordu'ya bağlı olarak kurulan bir Müslüman Kızıl Ordu vardı ama bu Müslüman Kızıl Ordu'nun İslami bir çizgisi yoktu. Zaten Ekim 1920'de lağvedilerek Kızıl Ordu'ya katılmıştı.

 

Dünyanın Fukara-i Kesibesi Birleşiniz: Yeşil Ordu

1920 Mayısında, Anadolu'da, Yeşil Ordu isminde yeni bir oluşum ortaya çıktı. Bu YeşilOrdu gerçekti ve İttihatçılar tarafından kurulmuştu. Bolşeviklerden etkilenmişlerdi ve İslami bir sosyalizmi savunuyorlardı. Yeşil Ordu'nun 14 kişilik genel merkez üyelerinin hepsi mebustu hatta 3'ü bakandı. Meclise yeşil pelerinler ve kızıl kalpaklarla geliyorlardı.  Merkezleri Ankara ve Eskişehir'di. 3. Enternasyonal'e başvurmuş ancak cevap alamamışlardı. Yeşil Ordu Nizamnamesi'nin 1. maddesi şöyleydi: “Yeşil Ordu, Avrupa emperyalizminin hülûl ve istila siyasetini Asya'dan tard etmek üzere teşekkül etmiş bir mücadele teşkilatıdır.” Nizamname'nin diğer maddelerine göre Yeşil Ordu; anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-militaristti, aile hayatına ve İslamiyet'in bütün içtimai esaslarına saygılıydı, devletin ekonomik ve toplumsal alanlarda müdahaleciliğinden yanaydı, parasız ve yatılı eğitimi savunuyordu ve servet biriktirmeye mâni olmayı en önemli vazifesi olarak görüyordu. Yine nizamnameye göre Yeşil Ordu; emperyalizmi en büyük suç olarak kabul ediyor ve idam cezasını sadece emperyalizm destekçileri için hak görüyordu. Yeşil Ordu’nun diğer memleketlerin Yeşil ve Kızıl ordularıyla kardeş olduğu, Bolşeviklerin yöntemlerine uygun olarak çalıştıkları ve Moskova ile iyi ilişkileri esas aldıkları belirtiliyordu.

Yeşil Orducular halka sosyalizmi anlatabilmek amacıyla özellikle Ankara ve Eskişehir'de konferanslar düzenliyor, gazeteler çıkarıyorlardı. Bursa, Konya, Malatya, Kayseri ve Elazığ'da örgütlenme çabaları vardı. Çerkez Ethem'in Çapanoğlu İsyanını bastırmaya giderken Yeşil Ordu'ya katılması örgütün gücü ve etkinliğini iyice artırmıştı. Ethem'e bağlı Kuvâ-yı Seyyare birlikleri sayesinde Yeşil Ordu artık askeri güce de kavuşmuştu. Eskişehir'de çıkarılan Seyyare Yeni Dünya isimli gazete Yeşil Ordu'nun yayın organı olmuştu. Gazetenin sloganı “Dünyanın Fukara-i Kesibesi Birleşiniz” idi, altında ise “İslam Bolşevik Gazetesi” ibaresi yazılıydı. İddiaya göre Yeşil Ordu, Mustafa Suphi ile iletişim kurmuş ve ondan Sovyet yardımı istemişti. 14 Temmuz 1920'de Ankara'da gizli örgüt olarak kurulan (Hafi) Türkiye Komünist Fırkası'yla da Türkiye'nin çeşitli illerinde işbirliği yaptığı düşünülüyordu. (Hafi TKP, Mustafa Suphi'nin kurduğu TKP değildir.) Yeşil Ordu'nun meclisteki grubu Halk Zümresi öyle bir güç kazanmıştı ki destekledikleri Nazım (Resmor) Bey'in Mustafa Kemal'e rağmen Dâhiliye Vekili seçilmesini sağladılar. Mustafa Kemal ise kendisini ziyarete gelen Nazım Bey'i kabul etmemiş ve istifa etmek zorunda bırakmıştı. Yeşil Ordu'nun güç kazanması özellikle de Çerkes Ethem ile birlikte askeri güce kavuşması Mustafa Kemal'i rahatsız ediyordu. Haklı olarak milli hareketin önderliğini ele geçireceklerinden ve ulusal birliğin bölüneceğinden endişeliydi. Mustafa Kemal örgütün kapatılmasını istedi. Bu ilk kapatma girişimi başarılı olmadı ama artan baskılar karşısında örgüt Ankara'daki faaliyetlerini daha güçlü olduğu Eskişehir'e kaydırmak zorunda kaldı.

Mustafa Kemal, sosyalist hareketlerin kendi denetiminde olmasını istiyordu. Bu sebeple Yunus Nadi, Hakkı Behiç, Dr. Adnan (Adıvar) gibi kişilerden bir komünist parti kurmalarını istedi. Böylece Yeşil Ordu'nun meclis grubu olan Halk Zümresi'nin meclisteki gücü kırılacaktı. Mustafa Kemal'in talimatı üzerine 18 Ekim 1920'de Türkiye Komünist Fırkası kuruldu (Bu da Suphi'nin TKP'si değildir). Talimatla kurulan bu TKF tarihe “Resmi TKP” adıyla geçti. Dâhiliye Vekâleti tüm illere Yeşil Ordu'nun TKF'ye katıldığı haberini gönderdi ama pek inanan çıkmadı. Bir süre sonra Mustafa Kemal'in emriyle Yeşil Ordu Cemiyeti kesin olarak kapatıldı ve üyeleri İstiklal Mahkemesi'ne sevk edildi. Yeşil Ordu'ya mensup mebuslar tarihimizde dokunulmazlıkları kaldırılarak yargılanan ilk milletvekilleri oldular. Yargılama, Yeşil Ordu ile sınırlı kalmadı. (Hafi) Türkiye Komünist Fırkası ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası'nı da kapsayarak Ankara'daki liderliğin kontrolü dışında kalan tüm sol örgütlerin yargılandığı ve kapatıldığı bir davaya dönüştü. Yeşil Ordu kapatıldıktan sonra üyelerinin büyük bölümü (Resmi) Türkiye Komünist Fırkası'na, bir kısmı da Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası'na geçti. Seyyare Yeni Dünya ise Resmi TKF'nin yayın organına dönüşerek ibaresini “Türkiye Komünist Gazetesi” olarak değiştirdi. Mustafa Kemal ile Çerkes Ethem arasında gerilen ipler Ethem'in 27 Aralık 1920'de isyan etmesiyle koptu. Kuva-yı Seyyare, üzerine gelen düzenli ordu birlikleri karşısında pek varlık gösteremedi. Kuva-yı Seyyare'nin çarpışmayı istemeyerek sürekli geri çekildiği iddia edilse de bu doğru olmayıp pek çok yerde çarpışarak Meclis Ordularını durdurmayı denemiş ancak başarılı olamayıp nihayetinde dağılmıştır. Bir zamanlar; mecliste alkışlarla karşılanan, Anzavur'u, Gavur İmam'ı tepeleyen, Adapazarı, Düzce, Yozgat, Konya isyanlarını bastıran, Salihli ve Alaşehir cephelerinde Yunan ordularını durduran Çerkes Ethem ise Yunanistan'a sığındı.

 

İtilaf Devletlerine Karşı Bir Silah: Sovyetlerle İlk Temas

Mustafa Kemal henüz İstanbul'dayken Şişli'deki evinde onu ziyarete gelen İngiliz İstihbarat Şefi John Bennett, İstanbul ve Trakya'nın Osmanlı'ya bırakılması şartıyla Denikin'in yanında Bolşeviklere karşı savaşması için bir Türk ordusu gönderilmesi ihtimalini onunla tartışmıştı. Bolşevikler bu gibi bir ihtimalin önüne geçebilmek için Türklerle iletişime geçmek istedi. Bu iş için o sırada Kırım'da bulunan, Doğu Halkları Merkezi Bürosu Başkanı Mustafa Suphi’yi görevlendirdiler. Suphi iletişim ve propaganda amacıyla adamlarını iki gemiyle Anadolu'ya gönderdi. Mustafa Kemal ile Bolşeviklerin ilk doğrudan temasının Havza'da olduğu düşünülür. Havza'ya gelen bir Sovyet heyeti ile Mustafa Kemal'in Anadolu hareketinin nitelikleri ve yardım olasılıkları hakkında görüştüğü iddia edilir.

Sovyetler ile başlayan yakınlaşma pek çok kişi gibi Kazım Karabekir'i de rahatsız ediyordu. Ona göre Kafkaslarda İngilizler hâkimken Bolşeviklerle ilişki kurmak tehlikeliydi. Bu ilişkiler İngilizleri tahrik ederek ülkenin tamamını işgale kalkışmalarına sebep olabilirdi. Karabekir, Mustafa Kemal'e gönderdiği 17 Haziran 1919 tarihli telgrafta Sovyet Rusya ile ilişki kurmak yerine tarafsız kalınmasını öneriyordu. Mustafa Kemal, 23 Haziran tarihli cevabıyla Bolşevizmin Kazan, Orenburg, Kırım gibi İslam şehirlerinde müzakere edilerek kabul edildiğini, zaten Bolşeviklerin diyanet, an'ane gibi işlerle alakadar olmamaları sebebiyle bunun memlekete mahzuru olmayacağı fikrinde olduğunu iletti. Devamında; ilk hamleyi Bolşeviklerden beklemeksizin bir heyet vasıtasıyla para ve silah yardımı konularında görüşmelere başlanılmasını, ayrıca Bolşeviklerin Türkiye sınırında bulunmalarının İtilaf devletlerine karşı silah olarak kullanılabileceği düşüncesinde olduğunu yazıyordu.

Karabekir gelişen ilişkilerin önüne geçemeyince ipleri elinde tutabilmek için kurulacak iletişimin kendi denetiminde olmasını istedi. Mustafa Kemal ise Sovyetlerle olan iletişimin Karakol Cemiyeti’nin yani İttihatçıların elinden alınmasını istediğinden Karabekir'in teklifini kabul etti. O günlerde Sovyetlerle olan iletişim Dünya Savaşı'dan sonra Kafkasya'da kalan Türk subaylar ve Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri sayesinde Karakol Cemiyeti yani İttihatçılar üzerinden yürüyordu. Hatta Karakol Cemiyeti ile Bolşevik Partisi Kafkas Bölgesel Komitesi bir anlaşma dahi imzalamıştı. Bunun yanında Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa, Sovyet yetkililer tarafından İngiliz ve Denikin ordularına karşı direnilen Dağıstan cephesinin başına geçirilmişti. Yani Bolşevikler ile İttihatçıların iletişimi oldukça güçlüydü. Mustafa Kemal ise bunu kendi eline almak niyetindeydi. Böylece ilk temsilciler olarak iki askeri doktor; Ömer Lütfi Bey Bakü'ye, Fuat Sabit Bey Moskova'ya gönderildi. Bir süre sonra Enver Paşa'nın amcası Halil (Kut) Paşa Bekirağa'dan kaçıp Anadolu'ya geçince Mustafa Kemal onu da Anadolu'dan uzaklaştırabilmek için Kafkasya'ya gönderdi. 2 Eylül'de Bakü'den dönen Ömer Lütfi Bey hazırladığı raporda; Azerbaycan'daki Müsavat Hükümeti'nin İngilizlerin elinde oyuncak olduğunu, komünistlerin ise bölgede gizlice örgütlendiklerini yazıyordu. Ömer Lütfi Bey raporunda; yaptığı görüşmelerde Bolşeviklerin hiçbir toplumsal reform çağrısına girişmeden yardım edeceklerini ancak Kafkas yolunun İngilizler tarafından tutulması yüzünden şimdilik paradan başka yardım yapamayacaklarını da belirtiyordu.

 

Türkiye'nin Kati Surette Mahvı: Kafkas Seddi

1920'de Kafkasya'daki durum hem Ankara hem de Sovyet hükümetinin aleyhineydi. Dünya Savaşı'nın bitimiyle İngiltere, Fransa ve Amerika Bakü petrolleri için yarışa girmişti, kazanan İngilizler oldu. Kafkasya’da kurulan Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti İngilizlerin kuklasıydı. Aslında 1919'un sonlarında İngilizler Kafkaslardan neredeyse tamamen atılmıştı, sadece Batum'da askerleri kalmıştı. Artık İngilizlerin tüm umudu Denikin ordusuydu. Gerçekten de bir süre sonra Denikin ordusu sayesinde Kafkasları tekrar ele geçirmeye başladılar. Ama Dağıstan İsyanı ve Rus Yeşil Ordusu (Anadolu'daki Yeşil Ordu değil), Denikin ordularını arkadan vurunca ve Denikin, Kızıl Ordu'ya yenilince İngilizler Kafkasları dışarıdan gelen bir askeri güçle elde tutamayacağını anladı. Üstelik İngiltere'deki sosyal ve ekonomik durum da çok kötüydü. İngiliz halkı mutsuzdu, sendikalar greve hazırlanıyordu, İngiliz ekonomisi denizaşırı seferleri sürdürmekte zorlanıyordu. Bu sebeplerle İngiltere, Bakü petrollerini elde tutabilmek ve Sovyetler - Anadolu - İran arasındaki ulaşımı kesebilmek için yeni projesini uygulamaya koydu: Kafkas Seddi.

Kafkas Seddi Projesi'ne göre hepsi İngiliz kuklası olan; Ermenistan'da Taşnak, Gürcistan'da Menşevik ve Azerbaycan'da Müsavat hükümetleri sayesinde Kafkaslarda Hazar'dan Karadeniz'e kadar boydan boya uzanan ve sadece askeri değil aynı zamanda ekonomik ve ideolojik bir set oluşturulacaktı. Aslında 2 Ocak 1920'de Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin, Azerbaycan'daki Müsavat ve Gürcistan'daki Menşevik hükümetlerine Denikin'e karşı ortak bir cephe oluşturmayı teklif etmişti ancak onlar bunu reddederek Bolşeviklere karşı savaşmak için İngilizlerden yardım istedi. Bunun üzerine İtilaf devletleri, 10 Ocak'ta Gürcistan ve Azerbaycan hükümetlerini tanıma kararı aldılar. 19 Ocak'ta Versay'da gerçekleştirdikleri bir toplantıda ise Kafkaslara asker gönderilmemesi, yalnızca silah ve cephane gönderilerek oradaki “canlı malzemeden” faydalanılmasına karar verdiler. Lord Curzon bu yeni politikayı şöyle özetliyordu: “Bolşevik ve Müslüman sürülerin birleşmesini önlemek için İngiltere'nin kullanacağı araçlar sosyalist (menşevik) Gürcistan ve Müslüman Azerbaycan olacak.” Kafkas Seddi'nin hayata geçmesi ve İngiliz propagandası Karabekir'i de etkisi altına almıştı. 22 Ocak'ta yazdığı raporda; İtilaf devletlerine, Kafkasya'daki tarafsızlığımızla “memleketimize felaketler getirebilecek olan” Bolşevizme karşı set çekileceğinin anlatılmasını önerdi. Mustafa Kemal ise tam ters görüşteydi. 5 Şubat'ta komutanlara hitaben yayınladığı mesajla; Kafkas Seddi'ni Türkiye'nin kati surette mahvı addedip bu seddi kurdurmamak için en son vasıtalara kadar müracaat etmek ve bu uğurda her şeyi göze almak mecburiyetinde olduğumuzu ilan etti. Mustafa Kemal'e göre ne olursa olsun İngilizler Anadolu'da bağımsız bir Türk devletine izin vermeyeceklerdi. Tek çare Kafkas Seddi'ni delerek Sovyetlere ulaşmaktı. Aksi halde dört bir tarafı İtilaf devletleri ve kuklalarıyla çevrili olan Milli Mücadele boğulmaya mahkûmdu. Karabekir, 11 Şubat'ta İngiltere'nin Kafkas misyonunu yürüten Yarbay Rawlinson ile görüştü. Rawlinson ona İngiliz kuvvetleri ile Kuvâ-yı Milliye'nin Bolşeviklere karşı birlik olmasını teklif etti. Karabekir hâlâ İngilizler ile görüşerek bir çözüm bulabilmeyi umut etmekteydi. Karabekir yalnız da değildi; Rauf Bey, İstanbul hükümetinden İngilizlerle görüşerek istiklalimizi tasdik etmeleri şartıyla Bolşeviklere karşı destek sunacaklarını iletmesini, Fevzi Paşa ise yine İstanbul'dan Bolşeviklere karşı ordu seferber edilmesini istiyordu. Mustafa Kemal yalnızdı, lider kadronun pek çoğu Bolşeviklerle işbirliği yerine İngilizlerle uzlaşmaktan yanaydı. Lakin 16 Mart 1920 günü gerçekleşen bir hadise herkese Mustafa Kemal'in haklılığını gösterdi. 16 Mart sabahı İstanbul, İngiliz kuvvetlerince işgal edilmişti.

İstanbul'un işgali hâlâ İngilizlerle uzlaşma şansı olduğuna inananları şok etti ve herkesi Mustafa Kemal'in yanına itti. Kazım Karabekir'in İngilizler ve Bolşevikler hakkındaki görüşleri bir günde değişmişti. Karabekir, 16 Mart 1920 günü Mustafa Kemal'e gönderdiği telgrafta İstanbul'un işgaline tepki olarak ve Bolşevik ordularıyla Karadeniz'de bağlantı kurabilmek amacıyla Batum'da Bolşeviklik ilan edilebileceğini söylüyordu. Trabzon'daki 3. Fırka Kumandanı Rüştü Bey de 21 Mart'ta Karabekir'e “Bolşeviklik kisvesi altında” Ermenistan'a harekât yapılmasını ve böylece  güneye doğru inen Kızıl Ordu ile birleşilmesini önerdi. Mart ayına geldiğimizde Kızıl Ordu Kafkas Seddi'ni dağıtmaya başlamış, güneye doğru ilerliyordu. Karabekir, Kafkaslara doğru derhal harekete geçilmemesi halinde Sovyetlerin tüm Kafkasya'yı ele geçireceğini dolayısıyla bir an önce Kafkaslardaki Türk yurtlarını almak gerektiği fikrindeydi. Bu görüşlerini 28 Mart'ta telgraf yoluyla Mustafa Kemal'e iletti. Mustafa Kemal de Karabekir'e katıldı; bu fırsatın kaçırılmaması için gereken önlemlerin alınmasını istedi. Karabekir 13 Mart'ta Mustafa Kemal'e gönderdiği telgrafta Bolşeviklerin Gürcistan'a hücum etmesi halinde bizim de Ermenistan üzerine harekete geçmemizi, böylece Bolşevikler lehine çalışan bir alet olmadığımızı, müşterek bir planı uyguladığımızı göstereceğimizi yazdı. Karabekir'in telgrafında daha ilginç öneriler de vardı: “Ermenistan'ı çiğnemekle beraber Azerbaycan'ı ayaklandırmayı ve komünist kudret-i idaresinin teessüsünü taahhüt ederiz.” Yani Karabekir Azerbaycan'da komünist bir idarenin kurulmasını taahhüt etmeyi öneriyordu. Dahası; “Bolşevik gayelerinde bir milletin diğer millet toprağına göz dikmemesi ve emperyalizmi yıkarak umum milletleri kardeş gibi yaşatmak varsa biz emperyalist olan devletlerin ve hassaten İngilizlerin düşmanıyız ve bu noktada Bolşeviklerle nihayete kadar beraberiz.” diyordu.

 

Asırlardır Uyuyan Doğu Uyanıyor: I. Doğu Halkları Kurultayı

Bu sırada Bakü'den ilginç bir haber geldi. Bakü'deki Fuat Sabit, Baha Sait ve Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa gibi İttihatçılar Türk Komünist Fırkası adında bir parti kurmuş ve Azerbaycanlı komünistlerle çalışmaya başlamışlardı. (Bu TKP, Mustafa Suphi'nin kurduğu TKP değildir.) Azerbaycan karışmaktaydı; gelen haberlere göre iktidar henüz Müsavatçılarda olsa da herkes yakında bir devrim bekliyordu. Azerbaycanlı komünistler Taşnakçı Ermenilerin saldırılarını durdurması için Türk Ordusu'nun müdahalesini arzuluyordu. Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Paşa ise Müsavat hükümetinin dolayısıyla İngilizlerin safına geçmiş, Anadolu'da hain olarak görülüyordu. 

Enver Paşa o günlerde Sovyetlerde kendisine destek bulma çabasındaydı. Enver Paşa Bolşeviklere, Hindistan'daki Müslümanları ayaklandırarak İngilizleri zor duruma düşürmek ve bu sırada Sovyetlerin desteğiyle Anadolu'ya girerek Mustafa Kemal'in yerini almak gibi pek çok proje sundu. Bolşevikler bu projelere şüpheyle yaklaşsa da açıkça reddetmiyorlar; Enver Paşa'yı, Mustafa Kemal'in başarısız olması durumunda Anadolu'daki direnişi devam ettirecek bir alternatif olarak değerlendiriyorlardı. Enver Paşa da “suret-i haktan” görünebilmek için devrimci ve sosyalist söylemlere sarılmıştı. Öyle ki 2 Haziran - 12 Temmuz 1921 arasında Moskova'da düzenlenen Üçüncü Enternasyonal Kongresi'ne katılmış ve anti-emperyalizm vurgusu yüksek bir konuşma dahi yapmıştı. Enver Paşa'nın bu çabalarından en az Mustafa Kemal kadar rahatsız olan başkaları da vardı; Mustafa Suphi liderliğindeki Türk komünistler Enver Paşa'nın bu tavırlarını ikiyüzlü buluyor, onu Dünya Savaşı'nda emperyalist hırslarla yer almış liderlerden biri olarak görüyorlardı. Moskova'da Enver liderliğindeki İttihatçılar ile Suphi liderliğindeki komünistler arasında sert bir rekabet söz konusuydu. Suphi de Mustafa Kemal'in başarısız olması durumunda Sovyet desteğiyle Anadolu'ya girip işgale son vererek sosyalist bir devrim gerçekleştirme niyetindeydi. İttihatçılar ve komünistler arasındaki çatışmanın şiddetlenerek kendini gösterdiği bir diğer yer 1-7 Eylül 1920 tarihlerinde Bakü'de toplanan Birinci Doğu Halkları Kurultayı oldu.

Bakü'de efsanevi bir olay gerçekleşiyordu; asırlardır uyuyan ve sömürülen Doğu'nun dört bir yanından gelen temsilciler kurtuluş çareleri ve geleceklerini arıyordu. Komünist Enternasyonal'in çağrısı üzerine Doğu'nun birçok bölgesinden insanlar I. Doğu Halkları Kurultayı’na katılmak üzere Bakü'ye doğru yola çıktı. Bu zor bir yolculuktu. Hazar üzerinden gemiyle gelen İranlı delegelere İngiliz uçakları saldırdı, karayolu ile gelenlere İran askerleri saldırarak 2 delegeyi öldürdüler. Gürcü ve Ermeni delegeler kendi Menşevik ve Taşnak hükümetlerinden gizli olarak ve zorlukla Azerbaycan'a geçebildi. Türk delegeler ise İngiliz gemilerinin limana çekilmesine sebep olan bir kasırgadan istifade ederek kasırga içerisinde hayatlarını riske atarak yol alabildi. Kurultaya karşı en büyük tepkiyi İngilizler vermişti. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin'e gönderdiği diplomatik notada kurultayı “Büyük Britanya'nın ve Büyük Britanya hükümetinin Asya'daki menfaatlerine karşı fitne, fesat ve suikast akdi” olarak niteledi. Nihayetinde kurultaya 1891 delege katılabildi, bunlardan 1273'ü komünistti. 55 de kadın delege vardı. 235 delege Türkiye Türkü idi. Türk halkının kurultaya daveti Büyük Millet Meclisi kanalıyla değil doğrudan doğruya halka hitaben olmak üzere sol örgütler vasıtasıyla yapılmıştı. Büyük Millet Meclisi de bir heyet göndermişti.

Birinci Doğu Halkları Kurultayı çok büyük bir organizasyondu. Oturumlar başlamadan önceki günlerde Müslüman Doğu'nun ilk opera bestecisi Üzeyir Hacıbeyov'un Arşın Mal Alan operası sahnelendi, petrol kuyularına geziler düzenlendi. Seminerler, geziler, tiyatro oyunları ve konserler kurultay boyunca devam etti. Delegeler haftada 2 gün hamama götürülüyor, 4 günde bir giysileri ilaçlanıyordu. Bazı delegelere harçlık ve giysi veriliyordu. Delegelere kendi dillerinde gazeteler dağıtılıyor, ibadet edebilmeleri için ayarlamalar yapılıyordu. Ücretsiz doktor ve berber hizmetleri de mevcuttu. Doğu Halkları Kurultayı, Azerbaycan SSC Cumhurbaşkanı Neriman Nerimanov'un açış konuşmasıyla başladı. Ardından konuşan Kongre Başkanı Zinovyevs adece komünistlere değil dünyadaki tüm antiemperyalist mücadelelere destek vereceklerini söyleyerek Mustafa Kemal'i örnek gösterdi. Büyük Millet Meclisi heyetinin lideri İbrahim Tali Bey yaptığı konuşmayı; “Anadolu İnkılabı, Moskova İnkılabının gördüğü tecrübelerden memnuniyetle istifade edecektir. Yaşasın bu yolda birlikte yürüyen İnkılapçı Rusya ile İnkılapçı Anadolu ve onların dayandığı Şark İnkılabı” diyerek bitirdi.

Mirsaid Sultan Galiyev kurultaya katılmamıştı ancak Mustafa Suphi divan heyetindeydi. Enver Paşa ise katılımcıydı, kağıt üstünde kurduğu İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı isimli örgütü temsilen katıldığını beyan etse de aslında Rusya Komünist Partisi'nin davetlisi olarak katılmıştı. Bakü halkı kendisini coşku ile karşıladı lakin aynı coşkuyu kurultayda bulamadı; Enver Paşa'nın katılımı Türk delegelerin tepkisini çekiyordu, üstüne üstlük bir de konuşma talebinde bulunması Türk komünistlerden büyük tepki aldı, tartışma çıktı. Neticede konuşturulmadı, hazırladığı metin bir görevli tarafından okundu.

Kurultayda, emperyalist işgalcilere karşı savaşan Türkiye'ye yardım edilmesine karar verildi. Ancak kurultayın Türkiye'yi ilgilendiren tek sonucu bu değildi. Kurultaydan bir de parti doğmuştu; liderliğine Mustafa Suphi'nin seçildiği Türkiye Komünist Fırkası. TKP'nin kuruluşuyla birlikte Mustafa Suphi çalışmalarını Anadolu üzerine yoğunlaştırdı. Mustafa Kemal'e bir mektup yazarak Anadolu'da Bolşevik programını uygulama niyeti olup olmadığını ve bir Bolşevik örgütü kurulmasına izin verip vermeyeceğini sordu. Mustafa Kemal, Suphi'ye verdiği cevapta; Büyük Millet Meclisi’nin halkın oluşturduğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nden doğduğunu ve bu haliyle zaten Sovyet teşkilatından bir farkı olmadığını dolayısıyla herhangi bir teşkilatlanmanın Meclis dâhilinde yapılması gerektiğini söyledi.

 

Bu Ordular Bizim Delâletimiz, Tesirimiz ve Hizmetimiz Sayesinde Kafkasya’yı Geçtiler: Kafkas Seddi’nin Yıkılışı

Nisan ayında Kızıl Ordu, Azerbaycan sınırlarına dayandı. Karabekir sabırsızdır, 26 Nisan'da Ankara'ya bir telgraf gönderdi ve kolordusunun hazır beklediğini Büyük Millet Meclisi bir karara varamıyorsa kendisine hareket özgürlüğü verilmesini istedi. Mustafa Kemal ise kararın meclisten çıkması taraftarıdır. Meclisteki tartışmalar uzadıkça uzadı ancak nihayetinde Büyük Millet Meclisi, Sovyet hükümetine 3 maddelik bir teklif gönderdi: 1- Emperyalist hükümetler aleyhine Bolşeviklerle işbirliği ve harekâtı kabul ediyoruz. 2- Bolşevik kuvvetleri Gürcistan üzerine yürürse Türk hükümeti de emperyalist Ermeni hükümeti üzerine yürüyecek ve Azerbaycan'ı Bolşevik devletleri zümresine dâhil edecek. 3- Topraklarımızı emperyalist işgalden kurtarmak için gereken para, silah ve erzak temin edilecek. Karabekir bu teklifin sonuna “samimi hislerimizle kabulünü rica ederiz” cümlesini ekleyerek bir nüshasını Bakü'deki Türk Komünist Fırkası'na, diğer nüshasını ise Moskova'daki Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin'e gönderdi. Karabekir bir an önce Kafkaslara girerek Kafkaslarda kurulacak yeni düzende ve Kafkas halklarıyla yapılacak yeni anlaşmalarda yer almak niyetindeydi. Bakanlar Kurulu ise Bolşeviklerin görüşleri net olarak anlaşılana kadar harekete geçilmemesinden yanaydı. Çiçerin'in yanıtı 4 Haziran'da geldi; para ve silah yardımının yanında Ermenilere karşı harekâta Sovyetlerin arabuluculuk yapmak istediğini iletti. Mustafa Kemal memnuniyetle onayladıklarını belirten bir mektupla karşılık verdi ve Karabekir'den harekâtı durdurmasını istedi.

Aynı günlerde Azerbaycan'da mühim gelişmeler yaşanıyordu. Azerbaycanlı Bolşeviklerin isyanıyla eş zamanlı olarak Kızıl Ordu Bakü'ye girmiş, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ne son vererek Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni ilan etmişti. Bu Kafkas Seddi'nde açılan ilk gedikti. Mehmed Emin Resulzade liderliğindeki Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'nin yıkılarak yerine Neriman Nerimanov'un liderliğinde Azerbaycan SSC'nin kurulması Ankara'da memnuniyetle karşılandı hatta harekâta Ankara'dan gönderilen subayların da bilfiil dâhil olduğu iddia edilir. Mustafa Kemal, 14 Ağustos 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada Azerbaycan’da yaşananları şu şekilde anlatır: “Bu ordular bizim delâletimiz, tesirimiz ve hizmetimiz sayesinde suhuletle Şimalî Kafkasya’yı geçtiler ve Azerbaycan’a dahil oldular ve Azerbaycanlılar da gelen orduları kemali sükûnetle kabul ettiler… İngilizlerin mütemadi gayretleri ve teşvikleri eseri olarak, İngilizlere bendelik (kulluk, kölelik) etmekle zevk alan Azerbaycan’ın Müsavat hükümeti ve bu hükümetin hempalarının teşvikatiyle şüphe yok Gürcülerin ve Ermenilerin dahiliyle ordunun, Bolşevik ordusunun tamamen gerilerine düşen Gence havalisinde Azerbaycan’ın muhalif kuvvetleri tarafından bir irtica vücuda getirildi. Bu hadise üzerine 11. Kolordu Kumandanı, Ermeni ve Gürcü hudutlarında bulunan kuvvetlerin kâffesini çekti ve bunlarla tatili musamahat etti ve topladığı kuvvetlerle 22 Mayıs’ta Gence’de isyan eden kuvayi muhalife aleyhine hareket etti ve onları kâmilen tedip ve tenkil etti.”

Mustafa Kemal Sovyetlerle irtibat sağlayan İttihatçıları baypas etmek istiyordu. Talat, Enver, Cemal, Halil ve Nuri Paşaların hiçbir yetkisi olmadığını Moskova'ya iletti ancak Ankara'nın görevlendirdiği heyet Kafkas Seddi'nin tam olarak açılmaması sebebiyle Sovyetlere gidemiyordu. Türkiye, Sovyetleri ilk iş olarak Taşnakçı Ermenilerin üzerine yürüyerek Kafkas yolunu açmaya ikna çabasındaydı. Karabekir, Halil Paşa'ya yazdığı 24 Haziran tarihli mektupta Bolşeviklere karşı savaşan Nuri Paşa'nın ve Karabağlı Türklerin yarattığı kuşkunun giderilmesini istiyordu. Sovyetlerin Ankara'ya karşı duyduğu kuşkuyu arttıran bir diğer gelişme Ankara'nın Fransızlarla görüşmeye başlaması hatta ateşkes ilan etmesi oldu. Yine de Ankara’ya yapılacak yardımın ilk bölümü olarak 500 kilo altını yola çıkardılar lakin Ermeni saldırıları yüzünden Anadolu'ya ulaşması mümkün olmadı. Türk heyeti ise anca 19 Temmuz'da Moskova'ya ulaşabildi. Moskova'dan sadece yardım değil aynı zamanda bir dostluk antlaşmasının imzalanmasını da istiyorlardı fakat Moskova'da onları kötü bir havadis karşıladı. Moskova, Ermenilerle anlaşmış ve Türkiye'yi Sovyetlere bağlayacak iki yolu da (Nahçivan ve Culfa - Şahtahtı demiryolu) Ermeni hükümetine bırakmıştı. Türk heyeti Çiçerin'e itiraz etti ancak Çiçerin Ermenilerle olan antlaşmanın değişmeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Türk heyeti Lenin'le görüştü. Lenin, karşı devrimci Taşnakçı Ermenilerle anlaşma yapılmasının hata olduğunu ve bunu düzelteceklerini ifade etti. Hatta “biz düzeltmezsek siz düzeltirsiniz” dedi. Dostluk Antlaşması ise 24 Ağustos'ta paraf edildi ama Çiçerin, antlaşmanın kesinleşmesi için Van ve Bitlis'in Ermenilere verilmesini istedi. Türk heyeti bu talebe karşı çıktı ve paraf edilmiş antlaşmayı, Lenin'in özel mesajını ve bolca silah yardımını alarak Türkiye'ye doğru yola çıktı.

Sovyetlerden gelen ilk sefaret kafilesi 30 Ağustos'ta Erzurum'a vardı. Erzurum, Sivas ve Trabzon'a telgraf makineleri ve ikişer memur bırakmak istiyorlardı. Bu istek Ankara'da tepki doğurdu; memlekette idareyi ele almak için propaganda yapmaya gelmiş bir heyete benzediği düşünülüyordu. Hem kafilenin oluşturduğu kötü intiba hem de Sovyetlerin Ermenilerle anlaşması, üstüne bir de Çiçerin’in Van ve Bitlis'in Ermenilere verilmesini istemesi Ankara'nın sabrını taşırdı. Daha önce harekâtı bekletmesi istenilen Karabekir'in Ermeniler üstüne harekâta başlamasına karar verildi. 28 Eylül 1920 günü Kazım Karabekir komutasındaki 20 bine yakın asker Ardeşen – Yusufeli – Oltu - Bayezit hattında hücuma geçti. Ermeniler de yaklaşık 20 bin askere sahipti ancak milislerle birlikte mevcutları 50 bini buluyordu. Ermeniler, Türk ordusu karşısında ardı ardına yenilgiler alarak geri çekilmeye başlayınca Bolşeviklerden ve ABD'den yardım istediler, ikisinden de yanıt alamadılar. Türk ordusu Ermeni kuvvetlerini Gümrü'ye kadar sürdü, Ermeniler Gümrü Muharebesini de kaybedince barış istediler. Bu sırada, 29 Kasım günü Ermenistan Komünist Partisi egemenliğin kendisine ait olduğunu ilan edip ayaklanma başlattı. Kızıl Ordu da Ermenistan'a doğru yürüyüşe geçmişti. Büyük Millet Meclisi, Ermenilerin barış isteğini kabul etti ve acilen Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti hükümetiyle anlaşma imzaladı. 2 Aralık 1920'de imzalanan Gümrü Antlaşması uyarınca Batum, Sarıkamış, Kars, Ağrı, Erzurum, Artvin ve Oltu Türkiye'ye, Gümrü ise Ermenistan'a bırakıldı. Böylece Türkiye'nin doğu sınırı hemen hemen çizilmiş ve Ermenistan tehdidi ortadan kaldırılmış oluyordu. Ancak 3 Aralık'ta yani antlaşmanın imzalanmasından 1 gün sonra Kızıl Ordu Ermenistan'a girerek Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’ni dağıttı ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni ilan etti. Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise kendi imzasının olmadığı Gümrü Antlaşması'nı onaylamadı. Ermenistan'ın yeni sosyalist hükümetinin onaylamadığı Gümrü Antlaşması yerine hemen hemen aynı koşullarla 1921 yılında imzalanacak olan Moskova ve Kars Antlaşmaları uygulanacaktı.

Müsavatçı Azerbaycan'ın ardından Taşnakçı Ermenistan'ın da ortadan kaldırılmasının ardından Kafkas Seddi'nden geriye sadece Menşevik Gürcistan kalmıştı. Onun da ömrü uzun olmadı. Kızıl Ordu, 15 Şubat 1921'de 50 bin kişilik bir kuvvetle Gürcistan üzerine yürüdü. Aslında Türkiye, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'ni tanımış hatta sınır görüşmelerine bile başlamıştı ama Sovyetler Türkiye'nin de Gürcistan harekâtına katılmasını istiyordu. Sovyetlerin Ankara'ya ilettiği isteği Mustafa Kemal kabul etti ve Türkiye, Gürcistan harekâtına 20 bin kişilik bir kuvvetle katıldı. Harekât sonunda Türkiye; Ardahan, Artvin ve Batum'u almıştı. Kızıl Ordu ise 25 Şubat 1921'de Tiflis'e girerek Menşeviklerin idaresindeki Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti'ne son verdi, yerine Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. Menşevik Gürcistan'ın da düşmesiyle Kafkas Seddi tamamen ortadan kaldırılmış oluyordu. Türkiye pek çok şehrini geri almıştı, Sovyetler ise tüm Kafkasya'da Sovyet idaresi kurmuştu. Yine de iki hükümeti de asıl mutlu eden şey; İngilizlerin Kafkaslardan tamamen atılmasıydı.

 

Kader Birliğinden Anti-Komünist Propagandalara…

Bolşevikler, Enver Paşa gibi Suphi'yi de alternatif bir plan olarak düşünüyordu. Bir tarafta Enver Paşa, Anadolu'da örgütlüydü ve halktan destek bulması daha kolaydı. Diğer tarafta ise Mustafa Suphi, kendilerine daha yakın ve aynı ideolojinin adamıydı. Peki kimi seçeceklerdi? Seçeneklerden biri “1921 Kanunisani 28”de ortadan kalktı. Mustafa Suphi ve yoldaşları Ankara'ya geçmek üzere Anadolu'ya girmişti. Ancak uğradıkları saldırılar nedeniyle Sovyetlere dönmek üzere gittikleri Trabzon'da tartışmalı bir organizasyonla Suphi ve 14 yoldaşı vahşice katledildi. Diğer seçenek ise 13 Eylül 1921 günü artık bir seçenek olmaktan çıktı. Mustafa Kemal liderliğindeki Türk Ordusu, Sakarya'da büyük bir zafer kazanarak işgalci Yunan ordusunu geri çekilmek zorunda bırakmıştı. Sakarya Zaferi ile birlikte artık Mustafa Kemal'in başarılı olacağı belli olmuş, onun başarısızlığına dayalı olan tüm ihtimaller ortadan kalkmıştı. Milli Mücadele'nin tartışmasız lideri, nihai zafere doğru yürüyen Mustafa Kemal idi. Sakarya Meydan Muharebesi'nin devam ettiği günlerde Batum'da bekleyerek, yenilgi alınması halinde gerek Sovyet desteği ile gerekse tek başına Anadolu'ya girmeyi kafasına koymuş olan Enver Paşa gelen zafer haberiyle birlikte bu niyetinden tamamen vazgeçmek zorunda kaldı. Enver Paşa, Mustafa Kemal'in nihai zaferi neredeyse avuçları içine almış olduğunu görüp Anadolu'da bir geleceği olmayacağını anlamıştı. Şimdi, o güne kadar destek dilendiği Sovyetlerin karşı safına geçip Orta Asya'da başka bir maceraya atılacak ve bu onun son macerası olacaktı. Mustafa Kemal ise liderlik ettiği Milli Mücadele'yi büyük zafere taşıyacak, yurdu işgalden tamamen kurtardıktan sonra kendi kafasındaki devrim planını uygulamaya koyarak Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratacaktır.

Birbirlerine yüzyıllar boyunca düşman olmuş iki ülkede kurulan iki yeni rejim varlık yokluk mücadelesi içinde kader birliği ettiler. Elbette her şey güllük gülistanlık değildi; tarihten gelen sorunlar, içinde bulunulan koşullar, önyargılar ve belirsizlikler ilişkileri ciddi şekilde sınıyordu. Nitekim zaman zaman kopma noktasına da gelindiği oldu. İki ülkenin en yakın olduğu yıllar dahi sorunlara gebeydi ancak bunlar karşılıklı iyi niyetle aşılabiliyordu. Lakin 1924'te Lenin'in, 1938'te Atatürk'ün ölümünün ardından Türk - Sovyet ilişkilerinde bir perde yavaş yavaş kapanacak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin arası zamanla açılacak, sosyalizm ise Türkiye'de bir tabu halini alacaktı.

Bugün, kurtuluş yıllarımızdaki Türk – Sovyet dostluğunu ve Sovyet yardımlarını küçümsemeye veya inkâr etmeye çalışanlar bunu tarihsel doğruluk adına değil, Soğuk Savaş döneminden kalma anti-komünist politikaların devamı olarak yapmaktadır. Çünkü doğru veya yanlış ancak insanlar nezdinde “Sovyetler = sosyalizm” şeklinde yerleşmiş bir kanı vardır ve anti-komünistler şunu bilmektedir ki Sovyetleri ne kadar öcüleştirebilirlerse sosyalizme karşı olan önyargı da o derece artacaktır. Bu nedenle Türk Kurtuluş Savaşı’na yardım etmiş bir Sovyetler işlerine gelmemektedir. Anti-komünist histeriyle tarihi gerçekleri gizlemeye çalışanlar ne kadar çabalasalar da Taksim Meydanı’ndaki anıt; Türk zaferinin ve Türk Devrimi’nin olduğu kadar, Türk – Sovyet dostluğunun da bir nişanesi olarak sonsuza kadar ayakta duracaktır.