Emperyalizmin Yeni Yıl Mesajı

Daima Konu Görseli

Erkin Öncan yazdı...

 

Dünya bugün ABD emperyalizminin yeni bir saldırısına uyandı. ABD ordusu, başkent Karakas dahil dört eyaletteki ‘stratejik noktalara’ hava saldırısı düzenledi. 

Ancak saldırının en şok edici yanı, Venezuela lideri Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores'in kaçırılarak ‘yargılanmak’ üzere ABD’ye gönderilmesi oldu. Maduro’nun, ‘narkoterörizm’ başta olmak üzere çeşitli suçlardan yargılanması bekleniyor.

Trump, konuyla ilgili düzenlediği basın toplantısında operasyonun asıl amacını olabilecek en açık şekilde “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” ifadeleriyle açıkladı.

Ancak, konunun ne Maduro’yla ne de ‘narkoterörle’ ilgili olmadığı, Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırganlığın tarihine bakıldığında net bir şekilde açığa çıkıyor.

ABD emperyalizminin Venezuela’ya ilişkin temel motivasyonu her zaman, rejim değişikliği ve kaynaklara el koyma yönünde şekillendi.

Venezuela, siyasi ve toplumsal hafızası yüzyıllarca süren İspanyol sömürge yönetimi ve bağımsızlık mücadelesiyle şekillenmiş bir ülke. Bugün Venezuela’nın başkenti olan Karakas’ta doğan, 19. yüzyılın başlarında İspanyol sömürgeciliğine karşı özgürlük, cumhuriyetçilik ve halk egemenliği hedefiyle Latin Amerika’nın bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Simon Bolivar’ın adı bugün hala bu topraklarda siyasal kimliğin merkezinde duruyor.

Bolivarcı miras, 1990’ların sonu ile 2000’lerin başında Venezuelalı devrimci Hugo Chavez’in iktidara gelişiyle birlikte Venezuela’yı hem iç politikada hem de uluslararası ilişkilerde bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist bir ülkeye dönüştürdü.

Devletçi ekonomi politikaları, gelir dağılımındaki eşitsizliği sonlandırmak amacıyla atılan adımlar ve kapitalizmin neoliberal reçetelerine karşı açık bir siyasi duruş. Bu Bolivarcı deneyim, tüm varlığıyla emperyalizme ve bölgesel eşitsizliklere karşı konumlandı. Bu duruş, emperyalizm nezdinde Venezuela’nın ilk ‘suçuydu’.

Chavez önderliğindeki ‘Bolivarcı Venezuela’yı emperyalizmin hedef tahtasına oturtan bir diğer özelliği ise, zengin yeraltı kaynaklarını büyük petrol devleri için değil, kendi halkının çıkarları için kullanmak istemesiydi.

Chavez ve ardından Maduro dönemlerinde bu kaynakların devletleştirilmesi ve ABD merkezli şirketlerin çıkarlarına kapatılması, Washington açısından ciddi bir ‘tehdit’ oluşturdu. 

Bolivarcı hükümet, ‘kaynakların halka ait olduğunu’ söyleyerek emperyalist tekellere kapıyı kapattıkça, Washington’ın gözünde Venezuela, ‘ayar çekilmesi gereken’ ülkelerden biri haline geldi.

Bu, ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikasını şekillendiren iki temel amacı gösteriyor: Enerji kaynaklarını kapitalist sisteme entegre etmek ve Latin Amerika’daki bağımsızlık eğilimlerini bastırmak.

Venezuela’nın ABD’yle yaşadığı gerilimlerin tarihi, yalnızca bir ideolojik çatışma değil; emperyalizmin bütün araçlarıyla nasıl işlediğini gösteren canlı bir laboratuvar niteliği taşıyor. 

Ekonomik yaptırımlar, diplomatik kuşatma, desteklenen muhalefet figürleri ve Amerikan istihbaratının merkezde olduğu özel harekat biçimleri, Demokrat ya da Cumhuriyetçiler fark etmeksizin Venezuela’nın ABD açısından sürekli bir hedef olduğunun göstergesi.

Nasıl ki Venezuela’da emperyalizm karşıtı politikalar Chavez’in ardından Maduro döneminde de devam ettiyse, aynı şekilde ABD’de Venezuela’nın ‘kritik bir hedef’ olma niteliği hem Demokrat, hem de Cumhuriyetçi Parti iktidarında aynen devam etti. 

Maduro iktidarıyla birlikte ABD’nin saldırganlığı da artarak sürdü, iç siyasi gerilimlerin hemen ardından ciddi düzeyde ekonomik yaptırımlar devreye sokuldu; 2015’ten itibaren ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ gibi gerekçelerle Venezuelalı yetkililer defalarca hedef alındı.

Bu süreçte Venezuela’nın finansal işlemleri kısıtlandı, ABD finans piyasaları Venezuela devlet borcuna kapatıldı, dış gelir akışları sistematik biçimde kesildi.

Saldırı yalnızca ekonomik alanda değil, siyaset alanında da oldukça şiddetliydi. ABD, Chavez döneminden itibaren Venezuela’da iktidar değişikliği planlarının doğrudan tarafı oldu.

Chavez’i devirmeyi amaçlayan başarısız 2002 darbesinde olduğu gibi, Maduro döneminde de siyasi komplolar sürdü, Washington, Maduro’yu “gayrimeşru” ilan ederek Juan Guaido’yu destekledi. Darbe girişimleri başarısız olsa da, ‘otoriter rejim’ söylemi, CIA destekli propaganda ve uluslararası medya aracılığıyla kalıcı biçimde yerleştirildi.

Bolivarcı Venezuela’ya yönelik bu çok katmanlı saldırı stratejisi askeri alanda da kendisini gösterdi, Mayıs 2020’de, eski ABD özel kuvvetler mensuplarının liderlik ettiği Operation Gideon adlı silahlı darbe girişimiyle Maduro’nun devrilmesi hedeflendi.

Gerilim 2023’te bir kez daha tırmanmış; ExxonMobil’in bölgede dev petrol rezervleri keşfetmesiyle Venezuela’nın ‘suçları’ yeniden gündeme geldi, petrol, doğalgaz ve değerli madenlerin yakınlarında askeri yığınaklar inşa edildi.

Emperyalist saldırganlık son olarak, ‘uyuşturucu kaçakçılığı’ gerekçesiyle, Washington’un Karayipler ve Doğu Pasifik’te düzenlediği, ‘Güney Mızrağı Operasyonu’ adı verilen harekatlarla üst seviyeye tırmandı ve dün gece düzenlenen bombardımanlarla, Maduro’nun kaçırılmasıyla sonuçlandı. 

Maduro’nun kaçırılmasıyla birlikte, Maduro’nun ‘nasıl bir lider’ olduğuna dair tartışmalar da alevlendi. Kimilerine göre Maduro doğrudan bir diktatörken, kimilerine göre Chavez’in mirasını yok eden, yönetmeyi beceremeyen, yolsuzluk yapan bir lider.

Ne yazık ki ‘diktatörlük’, ‘otoriterlik’ gibi kavramlar, ABD çıkarlarına karşı adımlar atan iktidarlara gelince öne çıkarılan, ABD dostu diktatörlükler söz konusu olduğunda adı anılmayan kavramlara dönüştü. 

Aynı şekilde, ne yazık ki ülkemizde Maduro’nun ‘otoriterliğini’ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘otoriterliği’ ile eşleştiren (iki lider arasındaki ilişkiler de bunu besledi) ve dolayısıyla “Erdoğan’a karşı olan Maduro’ya da karşı olur” ezberi de oldukça popüler. Görünürde Erdoğan da Maduro da ‘muhalifleri’ yasaklayan, otoriter liderler. Ancak bu da eksik bir dünya tahlili ve emperyalizm okumasından kaynaklanıyor.

Erdoğan Türkiyesi, NATO üyeliği, siyasi ve iktisadi yapısıyla, zaman zaman yaşanan gerilimlere ve rekabete rağmen emperyalizmin düşmanı değil, ortağı konumunda. Venezuela ise, Chavez dönemiyle başlayan ve Maduro döneminde -eleştirilere rağmen- devam eden ABD karşıtı politik tutumu, siyasi ve iktisadi yapısının farklılığı, askeri gücünün doğrudan karşı karşıya oluşuyla emperyalizmin doğrudan düşmanı konumunda. ABD yanlıları dışında, Venezuela’da Maduro muhalifi ilerici kesim göründüğü kadarıyla bu konuda da oldukça net.

Konu Maduro’ysa, iktidar, ilerici muhalefet, Batı yanlısı sağ muhalefet olmak üzere Venezuela’da siyasi hayat oldukça çetin mücadelelere sahne oluyor ve en önemlisi de bu mücadele yılın 365 günü aralıksız sürüyor. Maduro’nun ‘ne kadar kötü bir diktatör olduğu’ ise büyük medya ajanslarında, yalnızca ABD saldırdığı zaman manşet oluyor.

Venezuela ve Maduro yönetimine dair ‘otoriterlik’, ‘diktatörlük’ söylemlerinin, ‘ne hikmetse’ ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığının arttığı dönemlerde öne çıkması da oldukça planlı ve çok katmanlı bir medya operasyonunun parçası.

Bütün bu süreç, Venezuela’nın yukarıda örneklerini verdiğimiz ‘suçlarıyla’ alakalı ve Venezuela hattındaki gelişmeler hiçbir zaman tek boyutlu bir ‘iyi–kötü’ hikayesine indirgenecek kadar basit olmadı.

ABD emperyalizmi, Maria Corina Machado gibi işbirlikçilerin desteğiyle ve açık bir zor gücüyle Venezuela halkının iradesini bir kez daha ayaklar altına almaya kalktı. “Direnişe devam” mesajı veren Bolivarcı güçleri çetin bir mücadele bekliyor.