Türkiye'nin Devrimci Demokrasisi: 60 Yıl Sonra Avcıoğlu Hareketi

Daima Konu Görseli

Aydemir Güler yazdı...

Doğan Avcıoğlu’nun Yön ve Devrim dergileriyle açtığı yol basitçe Kemalizmin rönesansı mıdır? Öte yandan Avcıoğlu bir sosyalizm doğrultusuna sahip olduğunu açıkça dile getirdiğine göre, bu kapsamda değerlendirilmesi ve böyle bir vurgusu bulunmayan Cumhuriyetçi gelenekte ciddi bir dönüşüm ve yeni bir açılım sayılması daha mı yerinde olur? Her iki seçenekte de, söz konusu hareketin Türkiye’de işçi sınıfı mücadeleleri ve komünizm akımıyla ilişkisini nasıl ele alınmalıdır?

Bu sorulara 1960’ların sıcaklığında kalıcı yanıtlar verilmesi güçtü. Avcıoğlu’nun YÖN çıkışıyla neredeyse eşzamanlı olarak, özellikle 1962’de -bir yıl önce kurulan- Türkiye İşçi Partisi’nin yönetimine TKP ekolünden yetişmiş aydınların gelmesi, iki sol kulvarın arasında gerilimli bir rekabet ilişkisine neden olacaktı. Nesnel değerlendirmeler, sert güncel polemiklerle yapılan mesafe tayininin gölgesinde kaldı.

 

İlişkiyi güncellemek

Aradan kabaca altmış yıl geçtikten sonra komünizm/sosyalizm ile Avcıoğlu’nun adıyla anılan akım arasındaki ilişkinin güncellenmesi gerekmektedir. Bambaşka bir dönemden geçiyoruz. Türkiye çeyrek yüzyıla yakın zamandır Cumhuriyet karşıtı bir siyasi iktidarı deneyimliyor. AKP iktidarı, Cumhuriyet Devrimi ile hep sorunu olan önceki sağ hükümetlerden farklı olarak bir karşıdevrim taarruzu yürütmüştür.

AKP’nin kuşkusuz yalnızca 12 Eylül faşizmi ve onu izleyen neoliberal dönemle değil, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Nazizmin paralelinde yükselen gerici dalgayla, hatta kendilerine sembol isimler devşirdikleri, Milli Mücadele’ye ve Cumhuriyet’e karşı gerici kalkışmalarla arasında tarihsel bağlar bulunuyor. Ancak AKP marifetinin püf noktalarından biri, siyasal alanda, Cumhuriyetçi kadroların devlet iktidar mekanizmalarından hem kurumsal hem kadrolar düzeyinde tasfiyesidir. Son yıllara kadar kendisini bir biçimde, kısmen ve belli ölçülerde yanılsamalı da olsa, devletin “asıl sahibi” olarak gören Kemalist akımın tuttuğu herhangi bir mevzi kalmamıştır. AKP rejimine tutunmaya çalışanlar ise Cumhuriyet değerlerinin tasfiyesini milli çıkarlar demagojisine takılarak görmezden gelenlerden ibaret. Milli çıkar kavramının sınıfsallığı göz ardı edildiğinde, sermayenin yayılmacılığı ve emperyalistleşme hevesi akıl çelici olabilmektedir. Diyebilirler ki, “Osmanlı’dan kopmuştuk, ama bu başka. Bu yeni-Osmanlı” (!)

Kemalizmin sağ ve sol yorumları her daim var oldu. Bizi burada ilgilendiren elbette laiklik, halkçılık ve antiemperyalizm başlıklarında duyarlılığı elden bırakmayan “sol Kemalizm.” Bu kesim de, söz konusu ilkeleri delik deşik eden sağ iktidarlar boyunca kendisini devletin ortağı saymaya devam etmişti. Bu hissin bir bölümü gerçekti, bürokraside, özellikle akademi ve yargıda sol duyular tutunabiliyordu. Bir bölümü toptan temelsizdi...

Özetin özeti; Kemalizmin AKP’ye kadarki tarihi Türkiye’de erkin bir unsuru olarak yazılmışken, bugün toplumun neredeyse her kesimindeki hak arayışı Cumhuriyetçilik referanslarıyla gündeme gelmektedir. Sosyalizm/komünizm ile Kemalizm arasındaki ilişkinin güncellenme gereği esas olarak buraya oturur.

 

Komünizm doğuştan yurtseverdir

Türkiye’de komünizm, Osmanlı’nın son yıllarındaki cılız sosyal-demokrat kaynakları bir yana, 1920’de işgal ve ulusal kurtuluş problematiğine doğdu. Saltanat rejimin bütünleşik olduğu hilafetle edindiği teokratik referans, antiemperyalizm ile laiklik ve halkçılığın sol bir zeminde buluşmalarını çok kolaylaştırıyordu. TKP ulusal kurtuluş savaşının bir burjuva devrim süreci olduğunun farkında olarak, bu kavgada “amele ve rençberlerin” safını kurma iddiasıyla kuruldu.

Ankara Meclisinde devrim karşıtı unsurları bir araya getiren “İkinci Grup” ve bir dönem komünistlerin (İştirakiyuncuların) ağırlık kazandığı (1) “Halk Zümresi” deneyimleri hatırlanırsa, devrimci safların temelde iki kanattan oluştuğu söylenebilir. Mustafa Kemal liderliğindeki merkez ile 1920 yazı – 1921 baharı arasında gayet etkin olan sol kanat.

Siyasetin özü sınıfsaldır, somutluğu ise güç ilişkisidir. Milli Mücadele liderliğinin süreci “cephe genişliği” üstünden değil sıkı bir politik hegemonya kurarak örmeyi tercih ettiği, kısa sürede açıklık kazandı. Ankara’da siyaset alanının daraltılarak konsolide edilmesinin sonucunda saltanatçıların / hilafetçilerin nereye itilecekleri belliydi: İstanbul çizgisine. Sol ise Çerkez Ethem’in işgalci Yunan kuvvetlerine sığınması istisnası hariç, Kurtuluş Savaşı hattından sapmadı, ama büyük bir basınç görerek etkisini yitirdi.

TKP başkanı Mustafa Suphi ve önde gelen parti kadrolarının 1921 Ocak sonunda uğradıkları katliamın failini nafile araştırmak, kanımca uzun zamandır gereksiz. Bu sorgulama gölgede kalmaya mahkûm edilmiş bulunuyor. Ama katliamla neredeyse eşzamanlı olarak Meclisteki sol baskılanmış, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası ve Mustafa Kemal’in kurdurttuğu “Resmi” Türkiye Komünist Fırkası kapanmıştır (2).

TKP’nin, gördüğü baskı yüzünden devrim karşıtlığına taşınacak hali yoktu elbette. Siyasetin özü sınıfsaldı ve komünizmin temsil iddiasında bulunduğu yoksul emekçi halk kitlelerinin çıkarı, tartışmasız biçimde ulusal bağımsızlık sayesinde hayat bulacak modern laik düzenden yanaydı. TKP Cumhuriyetçi merkezi devrimci adımlarında destekleyen, tereddüt anlarında kıya sıya eleştiren bir hattı benimsedi. Ancak bu hat komünizme bir siyasi iktidar ufku sunmuyordu.

 

Devrimci demokratlar

Devrimler tereddüt anları da, tutucu restorasyonlar da yaşayabiliyor. Büyük Fransız Devrimi Krallığı ancak birkaç yıl sonra, o da karşıdevrim kafasını kaldırmaya cüret edince silmeyi başarmıştı. Ancak devrimci Cumhuriyet, defalarca kesintiye uğradı. Mülk sahibi sınıflar, “baldırı çıplakların” eşitlik, özgürlük ve adalet kavramlarını fazla ciddiye almasına karşı hanedanlarla ve kiliseyle yeni sözleşmeler imzalamaktan geri durmayacaktı.

Bu, burjuva devriminin klasiğidir ve Türkiye de istisna olmamıştır. İstisna olabilmek için devrimin burjuva karakterini aşması ve Mustafa Suphi’nin ifadesiyle ulusal kurtuluşun toplumsal kurtuluşa taşınması gerekirdi. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün hayatta olduğu dönem dâhil olmak üzere asalak sermaye sınıfı ve feodalite tarafından kemirildi durdu. 21.yüzyılda vardığımız yıkım noktası kapitalizmin ürünüdür.

Burjuva devriminin motorunun aksaması, tarih sahnesinde başka bir aktörün dolduracağı boşluğu yaratır. “Devrimci demokrasi” Fransız Devriminde kısa süreliğine kendi diktatörlüğünü kuran Jakobenizmi çağrıştırır. Robespierre hareketi, devrim programına o denli bağlıdır ki, 1793’te ütopik yanlar barındıran bir radikalizme yelken açar. Rusya’da Çarlığın başlattığı modernleşme reformlarının istim almamasına öfkelenen Aydınlanmacı askerler 1825’te ayaklandıklarında yeni bir sayfa açmışlardı. O sayfayı birkaç on yıl sonra Narodnikler doldurmaya kalkacaktı. Farklı taktikler denediler. Tarihe fren koyan Çar’ı suikastla ortadan kaldırmayı veya eğitimli gençler olarak kırlara koşup cahil köylüleri aydınlatmayı… Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelelerinde devrimci demokrat radikalizm kendini daha sık gösterecektir. Batı’da kapitalizm yerleştikçe, işçi sınıfının hak ve iktidar mücadelelerinin yanı sıra ara katmanların, örneğin gençliğin açtığı kulvarlarda devrimci demokrasi kokusu yükselir…

Devrimci Demokratlar tipik olarak bir sınıf hareketi değillerdir. Daha doğrusu, duraklayan/yürümeyen burjuva devriminin aydınlanmacı, modernist ideolojisi doğrultusunda sınıflar arası bir zeminde, kâh köylülükten, kâh aydın kesimlerden enerji alan bir orta sınıf hareketidir, söz konusu olan. Burjuva devrimi aksamaya mahkûmdur ve bu boşluğu doldurmak için her somut durumda özgün yanlar barındıran hamleler de kaçınılmazdır.

Bizim Cumhuriyet Devrimimiz güçlü bir hegemonya üstünden yürüdü, demiştik. Bu karakteristik özellik nedeniyle olsa gerek, atak ve durağan, devrimci ve tutucu, sol ve sağ kanatlar merkezi iktidarda birbirine eklemlenerek varlık kazandılar. Kemalizm ideolojik olarak kendisini sistematik hale getirmek yerine geniş heterojen bir alanı kapsar hale geldi. Sonuç olarak devrimci demokratizm kristalize olmadı.

1950’lerde dinci gericilik iktidar partisinin içinde güç kazanmıştı. NATO üyeliği, Batı emperyalizmine karşı savaşarak kurulan ülkede başka bir sayfa açılması demekti. Gelişmekte olan kapitalizm Cumhuriyetin ilk dönemindeki halkçı/kamucu uygulamalara son vermişti. Cumhuriyet’in kurucu partisi ise bu karşıdevrim alametleri karşısında yetersiz, sessiz, belli ki uzlaşmacı pozisyondaydı.

27 Mayıs burada ele alamayacağımız kadar karmaşık dinamikler barındırır. Bu dinamiklerden biri de devrimci demokratizmle bulaşıklığıdır.

Ancak Türkiye’de devrimci demokrasinin asıl su yüzüne çıktığı olduğu moment, 27 Mayıs’ta Kemalist devrimin rönesansını görmek isteyenlerin hayal kırıklığına denk gelir. Hem hayal kırıklığı hem de bağımsız, laik ve halkçı Cumhuriyet’in kurtarılabilir olduğunun görülmesi… 27 Mayıs yetersiz kalmıştı. Ama çok şey yapılabileceğinin de kanıtıydı.

Avcıoğlu hareketi gecikmiş bir devrimci demokrasidir. Ama bu gecikme, devrimci demokrasinin ütopik ve tepkisel karakterinin yerini bütünlüklü bir perspektif ve programın almasına da olanak vermiştir. Avcıoğlu Yön Bildirisi ile yaptığı çıkışı, ülkenin gelmiş geçmiş en etkili dergisine imza atarak büyütür. Türkiye’nin Düzeni devrimci bir tarih tezidir. Haftalık Devrim gazetesi ise adı üstünde bir kalkışma hazırlığıdır.

Yazının başındaki sorulara artık yanıt verebiliriz. Avcıoğlu hareketi elbette bir Kemalist rönesanstır. Ancak Kemalizme getirdiği sol yorumun sosyal-demokrat sayamayacağımız bir sosyalizme açılması, onu bir tekrardan öteye taşımaktadır. Cumhuriyetçi gelenek güncellenmektedir. Sosyal-demokrasi Türkiye için tarihsel olarak sorunlu bir akımdır. Birinci Dünya Savaşıyla birlikte Batı sosyal-demokrasisi emperyalizmle bütünleşmişti ve Türkiye’nin ulusal kurtuluş mücadelesine karşıt bir konumlanışa denk geliyordu. Dahası, bütünleşme sürmüştü ve 1960’larda sosyal-demokrasi ulusal bağımsızlıkçılık rezonans tutturmaktan çok uzaktı. Üstelik Avcıoğlu sosyal-demokrasinin uyum sağladığı parlamenter / liberal demokrasiden yana bir yaklaşıma kesinlikle sahip değildi. Türkiye’nin sorunlarını “devrimci yöntemlerle” çözmekten başka geçerli yol yoktu.

 

Solda iki yol

Bu son halkaya geldiğimizde Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarını sahiplenmeyi sürdüren komünist/sosyalist perspektif ile Avcıoğlu devrimci demokrasisi arasındaki açı da belirginleşir. Avcıoğlu’nun devrimci yöntemi emekçi sınıfları değil, sınıflar arası bir geniş kesişimi, daha doğrusu “birleşimi” esas alıyordu. “Asker-sivil aydın zümre”, kuşkusuz sosyal sınıfların desteğini alarak iktidarı ele geçirmek durumundaydı. Burada işçi sınıfına yer vardı, ama destekçi olarak... Devrimci özne olmak için işçi sınıfının birikimi yetersiz olmanın ötesinde, bu tür bir sınıfsal sivrileşme devrimin tabanını daraltır, başarısızlığın yolunu döşerdi.

Bu kısa yazıda, böyle bir özet Avcıoğlu’nu resmetmek için ucu ucuna yeterli gelir. Ama yeri gelmişken, Doğan Avcıoğlu’nun engin bir bilgi birikimine sahip, güçlü bir entelektüel olduğunu, Marksizmden derinlemesine etkilendiğini vurgulamalıyız. Ancak Marksizm bir bilimsel yöntem ve doktrin olmanın ötesinde, devrimci eylem kılavuzudur. Hem de işçi sınıfının partisinin eylem kılavuzu! Bu açıdan Avcıoğlu’nun Marksizmle olan güçlü ilişkisi abartılmaya gelmez.

Yukarıda TKP’nin Cumhuriyet Devrimini desteklemek/eleştirmek çizgisinin içerik olarak alternatifsiz olmakla birlikte, bir açmaz barındırdığına değinmiştim. Tablo bu haliyle siyasi iktidar perspektifine sahip değildir. Devrimin gerilediği dönemler, yeni atılım momentlerinin olanaklılığını ortadan kaldırmadığı ölçüde, TKP beklemede kalacaktır.

Yanlış anlaşılmasın, burada “bekleme” betimlemesi bir küçümseme içermiyor. Tersine komünistlerin tarihi nice fedakârlıklarla, ödenen bedellerle doludur. Üstelik gericiliğin yükselişe geçtiği her konjonktürde TKP öne atılmış, ideolojik mücadelede başı çekmiştir (3). Yani “destek / eleştiri” asla lafta kalmış, pasifizmle damgalanmış değildir.

Ancak siyasi iktidar perspektifi bunların ötesindedir. TKP Cumhuriyet’i savunma ve demokrasiyi emekçiler lehine genişletme hareketi olarak karakter kazanır. 1960’ların TİP’i de bu geleneği sürdürür.

Bu kısıtların Sovyetler Birliği ile de bir bağı var. Ekim Devrimi ve 1919-1923 süreci, zamandaş olmanın yanı sıra, dünya çapında aynı devrimci dalganın unsurlarıdır. Ankara ile Moskova arasında 1920 itibariyle şekillenen ittifak, Türkiye’nin kaderini belirlediği kadar, Rusya İç Savaşında da Bolşevikleri rahatlatmıştır. Boğazlar, Karadeniz ve Kafkasya Sovyetler Birliği için yaşamsaldı. Bunun karşılığında Lenin’den başlayarak Sovyet önderliği, Türkiye coğrafyasının destabilize olmasından kaçınmıştır. Sovyetlerin güneyi hem emperyalizme karşı korunmalıydı, hem de devrimci mücadelenin yükseltilmesi yoluyla riske sokulmamalıydı. “Sovyet faktörü” TKP’nin tarihsel konumlanışını daha da karmaşık hale getirir (4).

Doğan Avcıoğlu bağımsızlık üstündeki tehdidin Batı emperyalizminden kaynaklandığını biliyordu ve bağımsız bir Türkiye’nin Atatürk döneminde olduğu gibi Sovyet dostluğunu norm haline getirmesi de zorunlu olurdu. Ancak bu pozisyon Avcıoğlu’nun Sovyet komünizmine olan mesafesini ortadan kaldırmaz.

Bizim açımızdan asıl ilginç olan, Türkiye’de komünist / sosyalist hareket iktidar perspektifinden uzak bir formasyona sahip olmuşken, gecikmiş devrimci demokrasinin iktidar tutkusuyla hareket etmesidir (5). Burada Kemalizmin iktidarda varlık kazanmış bir akım olmasından gelen etkileşimin rolü de olabilir. Ama bu sınırlı bir roldür. Avcıoğlu’nun iktidar stratejisi, zaten devrimin içine yerleşik olduğu devleti dönüştürmesine değil, meşru bir zor kullanımıyla iktidarın fethedilmesine dayanıyordu. Fethedenlerin devletin çok uzağında olmadıkları, asker ve sivil aydınların etkin konumları tuttuklarını elbette atlamayalım…

Avcıoğlu hareketi dönemin Türkiye İşçi Partisi ile rekabet içinde olmuştur. Avcıoğlu, Birinci TİP’in işçi sınıfı mücadelesine yaptığı vurguyu “aynı anda iki meydan savaşı verilmez” diye eleştirmiştir (6). TİP’in ilerici sendikacılar tarafından kurulmasından da hoşlanmamış, daha geniş, dolayısıyla Birinci TİP’e göre bile çok daha heterojen, popülist bir sendikacı girişimi olan “Çalışanlar Partisi”nin hazırlıklarına katkı koymuştur.

Her ikisi TKP’den yetişen Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran, TİP içindeki tartışma ve hizipleşmelerde haklı veya haksız, hep YÖN hareketinin gölgesini aradılar (7).

1970 sonlarına geldiğimizde Avcıoğlu bağlantılı sol darbe projesi de güncellik kazanıyordu. Kapalı kapılar ardında bastırılan 9 Mart 1971 girişiminin arifesinde, solun radikal gençlik örgütleri dâhil birçok kesimi sürece eklemlenmeye çalışıyor veya yapılacak olan darbeye umut besliyordu. Yalnızca artık Boran’ın genel başkanı olduğu TİP, bir askeri darbenin faşizme dönüşeceğini iddia ediyor ve halkı bu olasılığa karşı uyarmayı önüne koşuyordu. Doğan Beyin hayatını ortaya koyduğu projeye sadece sosyalist devrimi savunan, mevcut politik denklem içinde TKP’nin de desteğini alan TİP karşı çıkmaktaydı.

Bu iki ekol arasındaki rekabetin sert yaşanması kaçınılmazdı. Bir özne için siyasete ağırlık koymak önce kendi mahallesinden başlar. Bu siyaset kuralı zaman zaman birbirine en yakın odakların en şiddetli mücadeleye girmelerini de açıklar. TİP ve YÖN arasında da bu olmuştur.

TİP yönetimi iç sorunlarına bakarken, düzen güçleriyle bağlantılı, provokatif bir dış müdahalenin izini aramış, öfkeli ve yer yer paranoyak tepkiler göstermiştir. Öte yandan YÖN de TİP’in ülkede biriken devrimci enerjiyi parlamentarizm yolunda buharlaştırmasından, kendi açısından haklı kaygı duymuştur…

2026’de ise bütün bunlar, bugünü doğrudan sıfır, dolaylı olaraksa pek az etkiler. Tablo bütünüyle değişmiştir. Söylemeden edemeyeceğim, tartışmalarda haklı çıkan Avcıoğlu ve MDD değil sosyalist devrimciliktir (8).

 

Bir ittifaka doğru

Geçmiş ilişkilerde asıl bir başka boyutun sosyalist / komünist taraf açısından zihin açıcı olduğunu düşünüyorum. Avcıoğlu’nun iktidar stratejisi teorik olarak doğru olmadığı gibi gerçekçi de çıkmamış,  başarısızlığa da uğramıştır. Ancak ortada bir iktidar stratejisi vardır!

Rastlantısal olarak, koşulların zorlaması veya denk gelmesiyle oluşmayan, Doğan Beyin on yıllık emeğiyle örülen bir yol haritası. Burada bir perspektif vardır.

Sosyalistlerle tartışmasında neredeyse her noktada haksız olan Avcıoğlu, iktidar perspektifi dersinde hocalık yapabilir…

Türkiye’de devrimci demokrasi 1970 dönemecinde kitlesel karakter kazandı ve Avcıoğlu çizgisinden uzaklaşarak bir dizi varyanta dağıldı. Marksizmle çok daha güçlü bir ilişkiye geçmesine karşın, genç devrimci demokrasiden gelen bugünkü sol ise tatsız, liberal bir çölü andırmaktadır.

Geldiğimiz noktada söz konusu geleneğin devrimci demokrasi değil liberal sol olarak adlandırılması daha doğrudur. 1960’ların devrimci demokrasisi liberal etkileşimlere kapalı, jakoben özellikleri belirgin, Cumhuriyet devrimini tamamlamaya yönelen bir hareketti. Burjuva devriminin eksik bıraktığı alana doğmuştu.

Günümüzün liberal solu Cumhuriyet’e yabancılaşmış, karşıdevrim aklayıcılığını bünyesine katmıştır…

Öte yandan devletten tasfiye edilen Kemalizmin toplumun hak arayışlarına, sosyal mücadelelere eklemlenmesi, hatta simge haline gelmesi, onca yıllık tepeden devrimciliğin yerini tabandan gelen bir devinim anlayışının alması önemli bir dönüşümdür. Doğan Avcıoğlu düşüncesi, bu dönüşüme eşlik etmektedir.

Bu haliyle sol Kemalizmin Kurtuluş Savaşı yıllarında soluduğu “halk hareketi” niteliğini yeniden kazanması hem mümkün hem gereklidir. Bu kez Cumhuriyetçiler arası hegemonya mücadelesinden daha olası seçenek, Cumhuriyetçilerin ittifakıdır. Sosyalist bir iktidar perspektifi de, tartışmasız buradan filizlenecek. Yıkılan Cumhuriyetin ayağa kalkmasının koşulu, onu yıkan sermaye sınıfını sırtından atması ise, Cumhuriyetçilerin ittifakında bir emekçi iktidarının göz kırpışını da seçebiliriz.

 

(1) 1920 Eylül başında Halk Zümresinin Dahiliye Vekili (günümüzde İçişleri Bakanı) adayı İştirakiyuncu Nazım Bey, Mustafa Kemal’in adayından daha fazla oy alacak, ancak baskılar nedeniyle görevi devralamayacaktı. Meclis hükümetinin üyeleri yine Meclis tarafından oylanıyordu o sıralar.

(2) THİF’in 1922 yazında Komintern tarafından tanınan Kongresi de son dakikada Meclis hükümeti tarafından yasadışı ilan edilecekti.

(3) Türkçü-Turancı harekete karşı En Büyük Tehlike (Faris Erkmen imzasıyla yayınlanan broşür TKP Merkez Komite Sekreteri Reşat Fuat Baraner tarafından yazılmıştır) ve Nazi saldırganlığına karşı Niçin Sovyetler Birliği’nin Dostuyum (Suat Derviş) broşürleri, 40’lı yıllarda çıkarılan edebiyat, kültür, sanat dergileri, Kore Savaşı’na karşı Türk Barışseverler Cemiyeti (Behice Boran’ın başkanlığında) TKP açılımlarıdır. Sözü edilen iki broşür hakkında bak: https://haber.sol.org.tr/haber/aydemir-gulerle-soylesi-suat-dervisin-nicin-sovyetler-birliginin-dostuyum-kitabi-ve-1940lar) Bunlar Cumhuriyetçilikle doğrudan bağlantılı mücadelelerdi. Ayrıca Parti 1946’da yaygın bir sendikalaşma hareketi örgütlemiş, 1950’de Nâzım Hikmet’in özgürlüğe kavuşmasını sağlayan kampanya büyük ölçüde yine Parti’nin imzasını taşımıştır.

(4) Yeri gelmişken ekleyeyim; Türkiye tarihi boyunca komünizmin Sovyetler’in enstrümanı olarak karalanmasının ve bu gerekçeyle baskı altına alınmasının aslı astarı hiç yoktur. Bu argüman emekçi sınıfları siyasetin dışında tutmaya yönelik bir burjuva demagojisinden ibarettir. En başta böyle bir Sovyet politikası olmamıştır.

(5) İktidar tutkusu Avcıoğlu’nda bir kişilik özelliğidir. Eşine “ya başbakan olurum, ya beni asarlar” dediği söylenir…

(6) Bu konuya yakın zamanda soL portalda başka bir vesileyle değindim. Bak: https://haber.sol.org.tr/yazarlar/aydemir-guler/rasih-nuri-ileriyi-anarken-406940

(7) TİP içinde Avcıoğlu etkisi sadece MDD muhalefeti bağından ibaret değildi. Mihri Belli ile Avcıoğlu arasında gerçekten organik bir ilişki söz konusuydu. Belli’nin yönlendirdiği MDD muhalefetinin tasfiyesi 1967 Malatya Kongresinde başlayıp 1970 Ankara Kongresine kadar sürmüştür. Oysa daha 1964’te İzmir Kongresinde ortaya çıkan aydın muhalefetinin argümanlarında Avcıoğlu çağrışımları vardı. Bu konuda da Parti Tarihi 3. Kitap, Solun Yükseliş Yılları’na (Yazılama yayınları, 2025 İstanbul) bakılabilir.

(8) Bu konuyu Berkay Kemal Önoğlu yakın zamanda Ortaklaşa dergisinin 4.sayısında ele aldı: “Doğan Avcıoğlu ile Eskimeyen Dostluğumuz” https://haber.sol.org.tr/ortaklasa/dogan-avcioglu-ile-eskimeyen-dostlugumuz-405252 Mutlaka okunmasını öneririm...