Türkiye İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doğan Ergün ile Söyleşi
Cenk Başboğaoğlu: Türkiye İşçi Partisi kimi ve neyi temsil eder? Siyasal anlamıyla hangi boşluğu doldurur?
Doğan Ergün: Siyasetin konusu toplumun, hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda yönetileceğidir. Bu açıdan Türkiye İşçi Partisi (TİP), adının da gayet açık şekilde anlattığı gibi, işçi sınıfının partisidir. İşçi sınıfının tarihsel ve güncel çıkarlarını temsil eder. İşçi sınıfına ait sosyalist ideoloji, doğal olarak TİP’in de ideolojisidir.
Tarihsel açıdan baktığımızda köklü ideolojilerden biri olan sosyalizm ve onu taşıyan işçi sınıfı, siyasetin temel aktörleridir. Bu bakımdan TİP’in, sermaye iktidarının yıkılıp işçi sınıfının iktidara gelmesi mücadelesinin asli taşıyıcısı olduğunu söyleyebiliriz. Bu misyon, başka herhangi bir arayışa girmeden dahi, partinin siyasi konumlanmasını anlatıyor.
Öte yandan, sınıflar mücadelesi her ülkede farklı dinamiklerle etkileşime girer, farklı dinamiklerden etkilenir. Benzetme yerinde olacaksa, her toprak; iklim, coğrafya, tektonizma gibi nedenlerle farklı özellikler barındırır. Bu bakımdan Türkiye’nin de kendine has bir toprağı ve o toprakta yeşeren kendine has bitkileri, çiçekleri bulunuyor.
Bizim toprağımızın kimi temel özelliklerini çok özetle şöyle sıralayabilirim: Sermaye birikimini geç tamamlamış, Doğu ile Batı arasında özel bir konuma sahip, imparatorluk ve saltanat bakiyesini ulus-devlet ve Cumhuriyet rejimine taşımanın zorluklarını yaşayan, bu zorlukların emperyalizmle ilişkilenme biçimi nedeniyle sürekli katmerlendiği bir ülkede yaşıyoruz.
Biraz geniş zamanlı bir değerlendirme yaptığımızda, Türkiye’de güncel siyasetin işte bu yapısal faktör ve sorunlar etrafında yeniden üretildiğini görürüz. TİP de elbette bu çerçeveye ilişkin bir yaklaşıma sahip. Hatta bu çerçeve, her partinin olduğu gibi TİP’in ve işçi sınıfının iktidar mücadelesinin de stratejisini belirliyor.
Yine çok özetle TİP’in, Türkiye’nin bütün ilerici birikimini, Cumhuriyet’in demokrasi, laiklik bağlamındaki kazanımlarını eleştirel şekilde sahiplenen, bu birikimin ancak işçi sınıfı iktidarıyla ileriye taşınabileceğini savunan bir hatta yer aldığını söyleyebiliriz. Son kongremizde öne çıkardığımız, partinin tarihsel mirasını da sahiplenecek şekilde “Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm” çizgisinin tam olarak bu arayışa denk geldiği görülecektir.
Güncel bağlamda ise Türkiye ve dünyada sermaye sınıfının, emeğin bütün haklarını elinden almayı, halkın siyasetle ilişkisini kökten koparmayı, faşizmi andıran bir otoriterliği tesis etmeyi hedefleyen bir Karşı Devrim girişiminde olduğunu düşünüyoruz. Karşı Devrim girişimine direnmek, onu boşa çıkarmak, gelecek dönem ulusal ve uluslararası siyasetin temel konularından biri olacak.
Burayı kısaca açmak istiyorum.
Kapitalizmin özü/doğası, yağmaya, zora ve el koymaya dayanır. Bu öz, emekçilerin ve toplumların mücadelesiyle, siyaset alanında dizginlenebilmiştir. Daha doğrusu, şu ana kadar tüm ülkelerde kapitalizmin doğasına uygun olan faşist yönetimler kurulmadıysa bunun başlıca sebebi, sınıfın ve halkların mücadelesi, kazanımları, sosyalizmin varlığı olmuştur. Uluslararası sermaye bugün bu yükten tamamen kurtulduğunu varsayıyor. İkinci olarak, Çin tehdidine odaklanmak istiyor. Üçüncüsü, teknolojik gelişimi hem iş yaşamında hem de toplumsal yaşamda büyük bir baskı rejiminin aracı haline getirmeye çalışıyor. İşte bu bileşke, uluslararası düzeyde ittifak halinde davranan bir Karşı Devrim cephesi yaratmış durumda. Türkiye’de rejim bu ittifakın öncü kollarından biri. Ülkede emeğin ve halkın elindeki tüm kazanımları alarak, demokrasiyi, özgürlükleri, laikliği fiilen tasfiye ederek, bölgesine yayılarak, bünyesindeki gericiliği ihraç ederek emperyalist hiyerarşide yükselme hevesinde olan bir sermaye sınıfımız ve rejimimiz var. Bizim görevimiz, bu kapsamlı saldırıyı durdurup ona meydan okumak. Ve nihayet, bu saldırıya, düzen sınırlarına çekilerek mukavemet edemeyeceğimizi fark etmemiz gerek. Karşı Devrimci ittifak, düzen siyasetini de neredeyse tekleştirerek ilerliyor. Düzen içinde kendisine muhalefet edecek aktörlere dahi tahammülü bulunmuyor. Hoş, düzen muhalefetinin böyle bir vizyonu da yok zaten…
Bu saldırgan ittifakın karşısına, sosyalist alternatifi yerleştirmek, ona karşı direnişin koordinatlarını ve hedefini belirlemek bu yüzden hayati öneme sahip. Karşı kutbu yaratamadığımızda, karşı ağırlık oluşturamadığımızda, Karşı Devrimci saldırgan ittifaktan korkan ama onunla nasıl baş edebileceğini de bilemeyen tüm güçleri kutupsuz, alternatifsiz ve iradesiz bırakmış olacağız.
TİP, yalnız Türkiye’de de değil tüm dünyada sosyalist kutbun, sosyalist alternatifin yaratılması ve kitleselleşmesi hedefini işte bu bağlamda önemsiyor.
C.B.: Türkiye İşçi Partisi tarihsel referansını nereye dayandırmaktadır?
D.E.: Türkiye İşçi Partisi sosyalizmin ve işçi sınıfının iktidarını hedefleyen bir parti olduğu için, tarihsel referansını da bilimsel sosyalizm üzerinden tarif edebiliriz. Köklü ve tutarlı bir tarihimiz var. Türkiye söz konusu olduğunda ise bu topraklarda eşitlik-özgürlük yani sosyalizm mücadelesi veren tüm gelenekleri kendi köklerimiz sayarız. Suphi’lerden bugüne uzanan, o ya da bu yolla işçi sınıfı iktidarını hedefleyen, bu ülkenin ilerici birikimini içselleştirmiş tüm emektarlar, bizim de tarihimizin bir parçasıdır.
Türkiye sosyalist hareketinin güncel olarak en önemli sorunlarından birinin, kendi bütünlüklü tarihiyle barışık olamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Tarihinizle barışık olamadığınızda, geleceğe bakmak, tarihsel sorunları gelecek perspektifiyle aşmak da mümkün olmuyor. Farklı geleneklerden kadrolar biraz da bu yüzden bir araya gelemiyor. Halkın bugünden geleceğe uzanan güncel sorunlarına odaklanmak yerine geçmişe takılıp kalıyorsunuz. Türkiye İşçi Partisi’nin bu anlayışın inkârı olarak kurulduğunu söyleyebilirim.
Bizim kalkış noktamızı Gezi Direnişi oluşturdu.
Gezi Direnişi, sosyalist hareketin, Türkiye’nin ilerici, genç, kentli ve sola açık birikiminin gerisinde kaldığını, onu örgütsel ve siyasi olarak taşımakta zorlandığını bize gösterdi. Kendi küçük mahallesine sıkışan, kendi geçmiş yükleriyle uğraşıp didişen, halkın hiç gündeminde olmayan tartışmalarla boğuşan, yenilgi döneminin doğal savunmacı reflekslerinden kurtulamayan sosyalist hareket, halk hareketinin gerisinde kaldı. Hatta o muazzam harekete bakarken dahi, potansiyele değil tehditlere, ideolojik bulanıklıklara odaklandı. Gerçekten de öyledir, bir gelecek ve kitleselleşme hedefiniz olmazsa, muazzam renklilik ve canlılık size korkutucu görünür. Ayrıştırmaya, parçalamaya, tanıyabildiğiniz/anlayabildiğiniz kadarına daraltmaya çalışırsınız. Biz aksini savunduk. O canlılığın, kitlesellik zeminini oluşturabileceğini ve sosyalizm perspektifiyle buluşturulabileceğini, çok deştiğimizde belirecek ayrımların ise siyaset yaparak aşılabileceğini iddia ettik.
Neydi o canlılığın kaynağı? Aydınlanma fikriydi, özgürlüklerine sahip çıkmaktı, emek siyasetiyle barışık olmaktı, kardeşlik ve dayanışmaydı.
Her birine tek tek baktığınızda mutlaka bir kulp takabileceğiniz, “Evet, aydınlanmacılık ama şurası eksik, evet özgürlük ama burası olmamış” diyebileceğiniz kavramlar ve onlara sahip çıkan insanlar için siyasi bir ortaklaşma zemini yaratmak gerekiyordu. Biz bunu denedik, bugün de bu anlayışla yola devam ediyoruz.
C.B.: Geleneğinize karşı “liberalleştiğiniz” doğru mudur? TİP’in CHP ve DEM Parti ile kuracağı ilişki sosyalist bir çizgiden açıklanabilir mi? Ek olarak Türkiye İşçi Partisi sosyalizm, devrim ve bağımsızlık kavramlarından ne anlar?
D.E.: Gerek programı gerekse politik faaliyeti bu kadar açık ve ortada olan sosyalist bir partinin “liberalleştiği” iddiasını çok cüretkâr bulurum ve doğal olarak altının dolmasını beklerim. Liberalizmin iki temel kurucu niteliği muhtemelen bireycilik ve serbest piyasa ekonomisini savunmaktır. Türkiye İşçi Partisi’nin hemen bütün metinlerine katkı koymuş, hemen bütün kararlarında imzası olan, hemen bütün eylemlerinin parçası olan, sorumluluk sahibi biri olarak söyleyebilirim ki, partimizle liberalizmin uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır.
Abartı olmadan söylüyorum, partimizle ilgili böyle altı dolu bir eleştiri de şu ana kadar görmedim.
Şunlara ise dikkat çekmek istiyorum:
“Saray Rejimi” kavramı, benim de aralarında olduğum TİP’li kadrolar tarafından Türkiye siyasetine armağan edildi. Biz bu kavramı laf olsun diye öne sürmedik. AKP iktidarı eliyle şekillenen devlet/yönetim mekanizmasının yeni-Osmanlıcı, faşizan, tek adama dayalı ve emek düşmanı karakterini “Saray” ve “Rejim” terimlerinin çok iyi karşılayacağını öngördük. Bugün herkes tarafından da kullanılıyor.
Eğer genel kabul görmüş bu kavramlaştırma doğruysa, buna karşı vereceğiniz mücadelede “emek” ve “özgürlük” eksenlerinin birbirlerine yakınlaştırılması, her iki alanda açığa çıkan sorunların ayrı ayrı ve birlikte ele alınması gerekiyor. Bu bakımdan TİP’in, rejimin ağır saldırısı altında özgürlüklerini kaybeden kesimlerle de özel bir ilişki geliştirmeye çalıştığı doğrudur. Faşizan bir rejime karşı özgürlük derdine düşen kesimlerle ilişkilenmeyi, onların sözcülüğünü üstlenmeyi ama bunu da emeğin iktidarı perspektifinden milim sapmadan yapmayı tercih ettik ve doğrusunu da yaptık. Özgürlükleri ellerinden alınan kesimlerin emek siyasetiyle birlikte eğitilmesi şekillenmesi elbette bir süre alacaktır. TİP, bu gerilimi dışlayarak değil kapsayarak ama doğru yönlendirerek üstlenmeyi tercih etti.
CHP ve DEM Parti meselesinin yukarıda andığım noktalarla bağlantılı ve bağlantısız yanları bulunuyor. Bunları açacağım ama önce şunu söylemek isterim. Ülkemizde maalesef bir siyasi parti olmaktan çok bir Marksist fikir kulübü, arkadaş grubu veya kitap okuma topluluğu gibi hareket eden kimi çevrelerin, siyasete müdahale dertleri de olmadığı için akıllarına gelen her şeyi konuşabilmek gibi bir serbestlikleri var. Örneğin Türkiye, uluslararası bir plan çerçevesinde son 40 yıldır adım adım siyasal İslamcı-faşizan bir karanlığa doğru götürülmesine rağmen bu çevreler bize asıl tehlikenin AB liberalizmi olduğu masalını anlattılar. Liberalizm elbette bir tehlike ama Türkiye’ye uluslararası emperyalist sistem tarafından biçilen rolün ne olduğunu kavrayamamak, Sovyet sonrası dönemde bölgemizde nasıl bir planın hayata geçirildiğini görememek tam bir apolitizm örneğiydi.
Devam edeyim, aynı çevreler, yine adım adım faşizan bir rejim inşa edilirken asıl tehlikenin liberal restorasyon olduğunu söylediler. Yine aynı çevreler, “Türkiye’yi CHP+HDP koalisyonuna yönettirecekler, bunlara karşı mücadele edelim” diye uydurdular.
Siyasal körlüğün böylesi…
Şimdi sorunuza dönersek, anayasayı ayaklar altına almış, rejimi tahkim etmek için seçme-seçilme hakkını dahi neredeyse fiilen ortadan kaldıran faşizan bir rejim tarafından baskı altına alınan, yaşam şansı verilmeyen kesimlerle TİP dayanışma içindedir. Ve TİP, kendi programı, çizgisi, hedefleri olan bir partidir. Bu dayanışmayı, bir başka partinin boyunduruğu, tahakkümü altına girmeden de becerebilecek bir özgüvene sahiptir. TİP, her seçtiği belediye başkanı görevden alınan kitlelere, “Biz sizin derdinizle ilgilenmiyoruz çünkü oy verdiğiniz partilerin programları bize uymuyor” diyemez. Politik bir parti olduğu için diyemez. Arkadaş grubu, dergi çevresi vb olsak deriz.
Öte yandan TİP, “Madem bunlarla dayanışma sergileyeceğiz o zaman AB’cilik yapalım, NATO’culuk yapalım, ABD’den, sermayeden vb medet umalım” da diyemez. Dememiştir de…
Sosyalistlerin çizgisi budur. Sosyalistler, faşizm tehlikesi karşısında farklı kesimlerle, kendi özgül çizgisini koruyarak ve hatta kutup yaratma hedefini de önüne koyarak ilişkilenir. Bugün mağduriyet yaşayan o kesimlerden biri veya bazıları, kendi çizgisini hâkim kılmaya çalışırsa da sosyalistler mesafe koymasını bilir. Olan da budur.
TİP’in sosyalizm, devrim ve bağımsızlık kavramlarından ne anladığı ise çok geniş bir konu ama çok kısaca, işçi sınıfının iktidarına sosyalizm, sermaye iktidarını ortadan kaldırma sürecine devrim, ülkenin emperyalist tahakküm ilişkilerinden çıkarılmasına da bağımsızlık diyoruz.
TİP, sosyalizm, devrim ve bağımsızlık ekseninde, sınıf işbirlikçiliğini reddeden keskin bir programa sahiptir.
C.B.: Türkiye İşçi Partisi NATO gündemini nasıl değerlendiriyor? Mecliste NATO'nun genişlemesine hayır oyu vermediniz, genel olarak sosyalist hareketin meclis siyasetine bakışını ve Türkiye işçi partisinin meclis siyasetinde var olmasını nerelere oturtuyorsunuz?
D.E.: NATO, emperyalizmin kanlı bir suç örgütüdür. Genel Başkanımız Erkan Baş henüz Rusya-Ukrayna geriliminin ilk günlerinde NATO için “terör örgütü” ifadesini kullanarak, bizim açımızdan çizgiyi çekmişti. Hatta, bu çizgi ve daha sonra İsrail işgal devletinin kesin olarak karşısında yer almamız, kimi kesimlerin partimize dönük yoğun bir karalama kampanyası başlatmasının da miladı sayılabilir.
TİP, NATO Zirvesi döneminde gerek yaptıkları gerekse sözleriyle zaten tavrını bir kez daha ortaya koymuştur. Uluslararası bir barış zirvesi düzenlemek, Filistinli dostlarımızla tam bir dayanışma içinde olmak, mitingler ve eylemlerle NATO’yu protesto etmek, yapmamız gereken işlerdi, yaptık.
NATO’nun genişlemesi konusunda TBMM’de yapılan oylama konusuna dair ise daha önce birkaç defa yaptığımız açıklamayı tekrarlayayım. Maalesef henüz az sayıda vekilimizin olması ve vekillerimizin sahada çalışmak zorunda olmaları, kimi zamanlar TBMM gündemi ile başka işler arasında bir sıkışmaya neden olabiliyor. Bu da öyle anlardan biridir ve zaman sorunu nedeniyle oylama günü TBMM’de yerimizi alamamış olduk.
Ancak şunu da hatırlatmak isterim. Bu oylamanın yapıldığı günlerde zaten NATO hakkında en ciddi tartışmayı Genel Başkanımızın “terör örgütü” sözleriyle biz açmıştık.
Dahası, hadi TBMM’deki oylamada biz zaman sorunu yaşadık, o gün Türkiye’de hangi sosyalist örgüt sokakta eylemdeydi? Neden sokakta tavır sergilenmedi? Bu soruları da sormamız gerekmez mi?
Biz parlamentoyu her zaman mücadelenin bir zemini olarak gördük. TİP’lilerin TBMM’deki varlığının iki temel amacı var. Birincisi, orayı da bir mücadele alanına çevirmek; ikincisi, halkın sözünü meclise, mecliste yaşananları da halka daha rahat taşımak.
Parlamentarizm ise mecliste yer almaktan çok daha farklı bir anlam taşır. Tanımı şöyle yapabiliriz: 1) Eğer partinizin karar sürecini, delegelerinizin seçtiği merkez karar organlarından çekip meclis grubuna daraltırsanız parlamentarist olursunuz. 2) Parti eyleminizi vekillerinizin meclisteki performanslarına indirgerseniz parlamentarist olursunuz.
Biz bunlardan hep uzak durduk. Böyle kalmaya devam etmemiz gerekiyor.
TİP, Türkiye sosyalist hareketinde eksik kalan seçim taktikleri geliştirme ve kitleselleşme hamleleri konusunda bilinçli bir politika izledi. Geldiğimiz aşamada, yeni görevlerimizin, bu kazanımları kaybetmeden halkın örgütlü gücünü artırmak olduğunun farkındayız. Bu yönde devam edeceğiz.
C.B.: Türkiye İşçi Partisi geçmiş yıllarda 24 Nisan hakkında paylaşımlarda bulunurken bu yıl bulunmadı. Ne değişti?
D.E.: Osmanlı’nın son döneminde ülkemizin dünya savaşına sokulması sürecinde hem o dönemin yönetici kadroları hem de emperyalistler eliyle işlenen suçlara dair görüşlerimiz açık. Bu suçlar, adı nasıl konursa konsun, yüzleşilmesi ve dersler çıkarılması gereken nitelikte.
Bakın, bugün de emperyalistler ve ülkemizdeki ortakları Türkiye’ye kanlı bir yol çizmeye çalışıyor. Aynı 100 küsur yıl önce Hicaz demiryolu vb. üzerinden yapıldığı gibi, vaatler veriliyor, Ankara’ya bölgesel paylaşım planlarının parçası olma hayalleri kurduruluyor. Bu yol tehlikeli yoldur ve halkları birbirine düşman eder. Halkların emperyalistler tarafından manipüle edilmelerinin yolunu açar.
Ermeni meselesinde de halkları yakınlaştıracak başka konularda da “Önce o başlattı, sonra bu yaptı” gibi gereksiz tartışmalar yerine katledilen sevgili sosyalist aydın, gazeteci-yazar Hrant Dink’in önerdiği yolu izleyerek bölgesel bir kardeşliğin ve barışın inşa edilebileceğini düşünüyoruz. TİP’in bu çerçevedeki görüşleri geçerliliğini koruyor. Öte yandan tarihsel konularda her yıl açıklama yapma basıncını da doğru bulmuyoruz. Yalnız bu konuda değil genel olarak, bu basıncı ortadan kaldıracak bir yeni tarz oluşturmaya çalışıyoruz.
C.B.: Konuya ek olarak Türkiye İşçi Partisi yükselen Avcıoğlu ve Küçük ilgisini nasıl karşılamaktadır?
D.E.: Sosyalist aydınlara ilgi duyulması, özellikle genç kuşakların sosyalizm çerçevesinde tartışmalar yapması çok değerli. İçinde olduğumuz karanlık karşı devrimci dönem, yalnız Türkiye’de değil, dünyada da sosyalizme olan ilgiyi artırıyor. Artan ilginin egemenleri de rahatsız ettiğini, gençliğin sosyalizm fikriyle buluşmasını önlemek için yollar aradıklarını görüyoruz.
Yalçın Küçük ve Doğan Avcıoğlu, belki hemen yanlarına ekleyebileceğimiz Hikmet Kıvılcımlı, Metin Çulhaoğlu gibi isimler bu topraklardan Marksizme önemli katkılar sundu. Avcıoğlu’nun Türkiye’nin düzenine ilişkin önermeleri, Küçük’ün “Türkiye” ve “aydın” üzerine tezleri, Kıvılcımlı’nın dilden Osmanlı-Türk tarihine kadar geniş bir yelpazeye uzanan üretimleri ve Çulhaoğlu’nun “özgür bağlamlı devrim” tezinin izinden giden eserleri arasında aslında bir bağ da bulunuyor. Bu insanlar, sosyalizmin ve devrim fikrinin bu topraklardaki köklerini aradılar. Evrensel olan Marksist dünya görüşü ile Türkiye tarihi, toplumu ve kültürü arasındaki köprüleri kurmaya çalıştılar. Öte yandan, oldukça arayışçı bir zihin dünyasına sahip olduklarını görüyoruz. Bu arayışçılık bazen çeşitli uçlara gitmelerine, Türkiye’de devrimin dinamiklerini ararken, deyim yerindeyse “sineğin yağını çıkarma” uğraşındayken, kimi olguları fazla öne çıkardıkları da söylenebilir. Yine de bu inatçı uğraş çok değerli. Nihayet, bu insanlar, ülke tarihinde ilerici olan ne varsa ona tutunmaya çalıştılar. Kökleri aradılar, ona tutunmak ve ülkeyi dönüştürmek istediler.
Başka türlü nasıl devrimci olabilirsiniz ki…