Ulusçuluğun Karşıtı Olarak: Faşizm
"Kapitalizmden söz etmek istemeyen kişi, faşizm kelimesini de ağzına almamalıdır'' —Max Horkheimer
Faşizm Nedir?
G. Dimitrov, faşizmi ‘’şiddet ve terör” diktatörlüğü olarak tanımlar. Yaygın kullanımıyla faşizm, aşırı çarpıtılmış bir milliyetçiliğe dayanan ve demokratik düzen yerine baskı rejimi savunan bir öğretidir. Faşizmin başlıca temel özellikleri ise lider kültü, bir toplumsal gruba karşı aşırı düşmanlık, savaş propagandası ve kutsal devlet anlayışıdır.
Türkiye’de ve dünyada yozlaşmış “sol siyasette’’ bir hakaret olarak kullanılan faşist kelimesi ise çoğu durumda gerçekten faşistlere değil ulusçulara ithafen kullanılmaktadır. Bunun gibi sloganvari etiket kullanımı hem ilerici hareket için zararlıdır hem de gerçek faşistlerin etki alanını büyütmektedir. Ulusçuluğun neden faşizm olmadığına ise yazının ilerleyen bölümde değineceğim.
Ulus Kavramı ve Ulus Devlet
Fransa ulusçuluğunda ulus; ırkçılığı dışlayan, birlikte yaşama isteğine dayalı ve aslında “egemen halk” anlamında kullanılmaktadır. Fransız usulü ulus tanımında bir nevi demokrasi ve cumhuriyet yoksa ulus yoktur anlayışı vardır. Fransız ulusçuluğunda yer yer gözüken ve Vichy dönemi sonrasında daha belirgin olan ortak kültür ve ortak soy ulusçuluğu ise Alman etkisiyle ve Fransız ulusçuluğunun kendi iç gelişimiyle ortaya çıkmıştır. Ancak Fransız ulusçuluğunun özünde ulusal aidiyetin ancak “yurttaşlık” ile sağlanabileceği, yurttaşlığın ise siyasal alana katılmada eşitlik ve hukukun üstünlüğü ile kurulabileceğini söyleyebiliriz.
Ulus-devlet ise isminden de anlayabileceğimiz üzere siyasal iktidarın doğrudan doğruya ulusun elinde olduğu düzendir. Ulus devlet, bazı durumlarda (ülkemizde de olduğu gibi) toplumdaki ulus kavram seti oluşmadan önce kurulabilir. Bu durumda hükümet uluslaşmak adına ortak kültür, ortak simgeler, ortak tarih, ortak gelenekler gibi kavramları üretir ve halkı “türdeşleştirmeye” çalışır.
Modern Türkiye’de ulusçuluk ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’den farklı olarak bir kurucu ideoloji misyonunu üstlenmiştir. Ulus-devlet inşasının mimarı Gazi Mustafa Kemal’in ulus anlayışı ise o meşhur vecizeye sıkıştırılamayacak bir derinliğe sahiptir: “Ne mutlu Türküm diyene!”. Burada “Türk” etnik bir kimlikten ziyade ulusal aidiyet yani yurttaşlık ibaresidir. Bu vecizede Anadolu insanının siyasal hayata girme motivasyonu belirtilmektedir. İTC dönemi ulusçuluktan ayrılan bir diğer noktası ise Osmanlı’da denetleyici görevi gören halk iradesi, Cumhuriyette bizzat dümeni eline almıştır. Evet, “Türkiye Türklerindir.” ancak bu topraklarda cumhuriyet olduğu müddetçe Türklerindir. Demokrasiyi savunmak bu topraklarda Türklerin egemenliğini savunmaktır.
Cumhuriyetçi olmayan bir “milliyetçi hareket” ancak halkın olanı (siyasal iktidar) kendi elleriyle sermayedarlara teslim etme çabası içindedir. Günümüz Türkiye koşullarında ise bu duygusal milliyetçilik “devletin bekası” kılıfına sığdırılmaya çalışılsa da hangi üst aklın emrinde oldukları açıktır. Siyasi etiketler bazen kafa karıştırıcı olabilir ancak şunu belirtmeliyiz: Milliyetçi değiliz, Ulusçuyuz.
“…Osmanlı Devleti’nin siyaseti milli değil, fakat şahsi, gayrivazıh (belirsiz) ve gayrimüstakar (istikrarsız) idi… Bizim vuzuh ve kabiliyeti tatbikiye gördüğümüz mesleki siyaset, milli siyasettir.” —Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt:2, Sayfa 3
Ulusçuluk, İşçi Sınıfı ve Faşizm
Ulusçular dünya çapında işçi sınıfı ile çok farklı türde ilişkiler kurdular ancak bu yazıda Türkiye özelinden bahsedeceğim. 1920’leri başlangıcı kabul edebileceğimiz modern Türk ulusçuluğunun pratiği öncelik olarak yurttaş yaratma üzerine eğilmiştir. Bunun için çok sayıda toplumsal reform gerçekleştirildi. Bu anlayışın yaşadığı kopuşlar Kadro hareketi ve sonrasında Yön-Devrim hareketi ile şekillendi. Günümüze gelen bu ulusçuluk ya da 60’larda kullanılan temiz anlamıyla milliyetçilik, gerçek milliyetçiler sosyalistlerdir ve gerçek sosyalistler milliyetçidir anlayışına evrildi.
Mihri Belli “sosyalistlerin en tutarlı milliyetçiler” olduğunu savundu. Ancak burada atlanmaması gereken nokta ulus tanımının kapsamının Marksist anlamda sınıf ekseninde daraltıldığı, yani ulus olmanın doğurduğu ortak çıkarlar uzlaşısı artı-değer sömürüsüne karşı mücadele birliğini doğurur. Bu özgün bakış sosyalist ulusçuluğun temellerini atmaktadır. Ulusçuluk toplumcudur ve toplum işçi sınıfı ile teşekkül eder.
Faşizmde ise sermaye, gönüllü ve paralı askerleri ile işçi sınıfına ve işçi sınıfının yandaşlarına karşı sert bir sindirme eylemine kalkışır. Bildiğimiz anlamda burjuva düşünümselliğiyle ortaya çıkan siyasal liberal anlayışı ve kurumlarını ortadan kaldırarak işçi sınıfının düşünce ve eylem aygıtlarını ezen bir polis devleti amaçlar. İşçileri, öğrencileri ve aydınları politik hayattan büsbütün uzaklaştırarak; bu kitlelerin düşünce yayma, örgütlenme gibi temel demokratik haklarından yoksun bırakır. Sermayenin güvenliğini “milli güvenlik” diye, kapitalist düzeni “kamu düzeni” diye, kodaman sınıfın çıkarlarını ise “kamu yararı” diye silah zoruyla korur. Türk ve Batı sermayesinin desteklediği bölücü Kürt hareketinin Türk soluna verdiği en büyük zararlardan biri de benzer bir faşist propaganda olan her türlü politik yaymacaya faşistler tarafından amiyane tabirle “terör” yakıştırmasının yapılmasına fırsat vermesidir. Faşizm bu eylemlerini sınır tanımaz acımasızlığıyla fakültelerde, fabrikalarda, mecliste ve sokakta gerçekleştirmektedir. Bu anlamda faşizm bir toplumun başına gelebilecek en büyük siyasal felakettir. Bu felaketin önünü alabilmek için etkili bir anti-faşist eylem programı gerekir.
Ulusçuluk halkçıdır, faşizm kraldan çok kralcıdır. Ulusçuluğun nihai utkusu barış olacaktır, faşizm ayak bastığı her yerde soykırım ve acı doğurur. Ulusçular doğaları gereği faşist zulme karşı mukavemet etmekle mükelleftir.
Türkiye’de Faşizmin Bir Portresi
CMKP’nin Alparslan Türkeş tarafından ele geçirilmesini takip eden ilk yıllarda “Müreffeh ve Kuvvetli Türkiye için CMKP programı” na göre partinin hedefleri şöyle sıralanmıştır: “Milliyetçi, demokratik ve laik olacak ve toplumsal yasalara dayanacak bir devlet; özgürlük, milliyetçilik, ahlak, bilgi, toplumculuk, gelişme, halkçılık köylülük ve sanayileşme.” Yine bu programa göre Kemalizm CMKP’ye yol göstermektedir. Ancak Alparslan Türkeş ve arkadaşlarının parti üzerindeki hakimiyetinin sağlamlaştığı ve ideoloijk dönüşümün yaşandığı 24 Kasım 1967 CMKP 8.Kongresine gidildiğinde Türkeş yaptığı konuşmada: “…Özellikle üniversitelerimiz içerisinde komünist kışkırtmacılara karşı imanlı bir milliyetçi cephe yükselmektedir.”, “…Beynelmilel komünizmin çeşitli memleketlerde oynadığı oyunları ve karıştırıcı, parçalayıcı, hesapçı kışkırtmalarını kanlı misalleriyle bilmekteyiz.” gibi söylemleriyle anti-komünizmin fikri temellerini atmıştır. Önceki bölümde belirttiğim gibi faşizm kendini Türkiye’de de işçi sınıfı karşıtlığıyla var etmiştir. Türkeş yine aynı konuşmasında: ”Türkiye Cumhuriyeti için kendini tecavüzlere karşı korumak maksadıyla NATO ittifakına üye olması gayet isabetlidir.”, “…NATO ittifakı aleyhinde memleketimizde komünist çevrelerce yürütülen propagandalar çok kere yalan ve iftiralardan ibaret ve memleketimizin zararınadır." diyerek de uluslararası anlamda işçi bloğuna karşı tavır almıştır. Sayın Türkeş’in seçtiği uluslararası askeri ittifakın üyeleri bizim bağımsızlığımız için savaştığımız devletlerdir ancak yine sayın Türkeş’in kendimizi tecavüzlerinden korumamız gerektiğini söylediği ülke ise İstiklal Savaşı’mızın tek müttefiği ve işçilerin anavatanı olan Sovyetler Birliği’dir.
Bu ideolojik dönüşümü takiben önce MTTB bu görüşe eklemlendi, sonrasında Ülkü Ocakları’nın da kurulmasıyla örgütsel yapısının zirvesine ulaştı. O dönem ve takip ettiği yıllarda büyük bir tartışma konusu olan komando kampları komünizme karşı mücadele etmek için kurulan paramiliter yapılanmanın ilk örneği olup 1968 yılında Rıfat Baykal ve Dündar Taşer tarafından İzmir’de kuruldu. 1968-1970 yılları arasında İstanbul, İzmir ve Ankara'dakilerin yanı sıra; Gaziantep, Adana, Kayseri, Mersin, Konya, Çankırı, Mudanya, Tokat, Amasya, Malatya, Kars, Antalya, Samsun, Erzurum, Bursa ve Trabzon'da toplam 45 komando kampı açılmıştır. Türkeş’in anti-komünist gençlik hedefi 18 Ağustos 1968’de yaptığı açıklamada net bir şekilde ortaya konuşmuştur: “Gençlik Kolları, çeşitli sportif ve kültürel faaliyette bulunuyorlar. Bu arada, kendilerine judo da öğretiliyor. Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da sokak hakimiyetini kuramazlar. Onların anlayacağı dilden konuşacak, memleketçi milliyetçi çocuklar vardır. Bunun için gençlerimizi, mücadeleci olarak yetiştiriyoruz. Gençlerimiz, memleket vazifelerine hazırlıklı bulunuyorlar. Bulunacaklardır.”
Ülkücü hareket için bir diğer dönüm noktası ise 1969 Adana Kongresi’dir. Parti adının, sembolünün değiştiği ve en önemlisi Türk-İslam sentezinin açıkça tanındığı kongre diyebiliriz. Alparslan Türkeş bu kongrede “Biz yeni bir ahlak, yeni bir maneviyat, yeni bir iktisat davasını temsil ediyoruz. İçimizde Tanrı Dağı'ndan taşıdığımız Ergenekon settini eriten ateş, gönlümüzde, zihnimizde Hira Dağı'ndan doğan güneşin ışığı var. Biz Müslüman Türk'ün öz nizamını, milli nizamı temsil eden hareketiz. İslam imanı ve fazileti, Türklük şuur ve gururu, Türk harsı ile XXI. Yüzyıl medeniyeti feza, atom, elektrik çağının yeni Müslüman Türk medeniyeti, davamız budur. Bu gaye ile iktidara talibiz.” diyerek meşhur “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” sloganın da başlangıcını yapmıştır.
O günden günümüze dünya dinamikleri altüst olmasına rağmen Türkiye’de faşizm asli amacı olan anti-komünizm ve işçi düşmanlığını yerine getirmektedir. Gerek kurduğu sendikalarla, öğrenci topluluklarıyla, bölünüp dönüşüme uğramış siyasi partilerle bu misyon devam etmektedir.
Bütün bu tarihsel karmaşadan geriye kalanlar ise:
-Sanat Tarihçisi Bedrettin Cömert: Üniversitesinde sağcı terör timlerini soruşturan komisyonda görev alıyordu. 11 Mart 1978 senesinde eşiyle birlikte vurularak öldürüldü. Mahkeme Abdullah Çatlı’yı sorumlu tuttu.
-Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz: 24 Mart 1978 tarihinde Ülkü Ocakları aktivisti olan İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü. Aynı zamanda Bahçelievler katliamının hükümlülerinden olan ülkücü Haluk Kırcı da bu suikaste karıştı.
-Milliyet Gazetesi Editörü Abdi İpekçi: 1 Şubat 1979 tarihinde Ülkü Ocakları üyesi Mehmet Ali Ağca tarafından yaşadığı sokakta arabasında öldürüldü.
-Adana İl Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul: 28 Eylül 1979 sabahında müdüriyet binasına giderken makam aracına ülkücü bir grup tarafından aracına yapılan silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Yurdakul ailesinin avukatı Halil Sıtkı Güllüoğlu da 6 Şubat 1980'de öldürüldü. Cinayetin sanıklarından Muhsin Kehya, Cumhuriyet Halk Partisi Adana il başkanı avukat Ahmet Albay ve Cumhuriyet Halk Partisi Kayseri il başkanı avukat Mustafa Kulkuloğlu'nun öldürülmesi olaylarına da karıştı.
-DİSK Genel Başkanı ve Kurucusu Kemal Türkler: Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980'de İstanbul'daki evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu vurularak öldürüldü. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar İddianamesi'nde savcılık tarafından Celal Adan ile ilgili, "Kemal Türkler'in öldürülmesi olayının planlayıcı ve uygulayıcılarından olduğu da kesinlik kazanmıştır." notu düşülmüştür.
-Gazeteci Hrant Dink: 19 Ocak 2007'de Şişli'de Halâskârgazi Caddesi üzerinde yer alan Agos merkez binasının çıkışında gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
-16 Mart Katliamı:16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıdır. Ülkücü itirafcı Ali Yurtaslan ise öğrencilerin üstüne atılan bombayı Ülkü Ocakları 2. başkanı Abdullah Çatlı'nın temin ettiğini itiraf etmiştir.
-Balgat Katliamı:10 Ağustos 1978'de Ankara'nın Balgat semtinde genellikle sol görüşlü kişilerin gittiği dört kahvehaneye Mustafa Pehlivanoğlu ve diğer Ülkücüler tarafından bir otomobilden otomatik silahlarla yaylım ateşi açılması sonucu 5 kişinin öldüğü saldırı. Katliamın faillerinden Mustafa Pehlivanoğlu, 12 Eylül Darbesi'nden sonra idam edildi.
-Bahçelievler Katliamı: Bahçelievler Katliamı, 8 Ekim 1978 günü Ankara'nın Bahçelievler mahallesinde Türkiye İşçi Partisi üyesi Latif Can, Efrahim Ezgin, Hürcan Gürses, Osman Nuri Uzunlar, Serdar Alten, Faruk Erzan ve Salih Gevence isimli gençlerin öldürüldüğü olaydır. Olayın failleri Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı, Ünal Osmanağaoğlu, Bünyamin Adanalı, Ercüment Gedikli, Mahmut Korkmaz ve Kadri Kürşat Poyraz'dır. Kurbanların biri havluyla boğularak, dördü kafa hizasından kurşuna dizilerek, diğer ikisi de Eskişehir yolunda öldürülmüştür.
-Maraş Katliamı:19 Aralık ile 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta meydana gelen Alevilere ve solculara yönelik 111 kişinin öldürülüğü katliamdır. Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı’nın emri üzerine olayı araştırmak için özel bir ekip görevlendirildi. Bu ekip bakanlığa sunduğu raporda katliamın planlayıcılarının, "26 seyyar piyango bayisi görünümünde şehre geldikleri saptanmıştır." denildiği ve Bahçelievler Katliamı sanıklarından Ünal Osmanağaoğlu, Haluk Kırcı, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli gibi isimlerin katliamın yaşandığı günlerde Kahramanmaraş'ta olduklarının bilgisini vermiştir.
-Piyangotepe Katliamı, Çorum Olayları ve Sivas Katliamı dosyalarında da Ülkü Ocakları mensuplarının ve milliyetçi BBP üyelerinin adı geçmektedir.
Kaynakça:
-Fransız Devriminden Günümüze Ulus-Devlet, Hasan Yaylı, Türk Yurdu Sayı 262.
-Yurttaşlığa Dayalı Ulus ve Ötesi: Fransa’da Ulus ve Ulusçuluk (XIX.-XX. Yüzyıl), Ateş Uslu, Mülkiye Dergisi, Cilt: 37 Sayı: 4, 79 - 117.
-Türkiye’de Ulus-Devlet Formasyonunun Ortaya Çıkış Sürecini Habitus Kavramı Üzerinden Okumak.
-H. Bahadır Türk, Bilig, Sayı 57, 201-225.
-Bülent Tanör Anayasal Gelişme Tezleri, 13-36.
-Faşizm ve Kapitalizm- A.Thalheimer.
-Antikomünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş- Fatih Yaşlı.