Yüzyılın Çeyreğinde Kemalizm'in Yarını

Daima Konu Görseli

Emperyalistlere, onların topraklarımızdaki köhne idaresi saltanata ve yine işbirlikçilerin zihniyeti Tanzimat Batıcılığına karşı verilen savaşımın adıdır Kemalizm. Kemalizm; sömürülen ülkeler için ‘‘medeni devletler’’e karşı bağımsızlığın umudu, sömüren ülkeler içinse ‘‘medeni devletler’’e karşı aydınlanmanın korkusudur.

Batı, doğuya kendi orta çağını yaşatmak ister. Emperyalizm ya ‘‘maneviyat’’ tüccarlığıyla gelir ya da çeşitli hegemonya tipleriyl çünkü Batı daima doğuya ‘‘cehennem’’i yaşatarak beslenir ve büyür.

İşte Kemalizm, aslında tüm bu emellere karşı direniş ve çözüm arayışları sonucunda adım adım belirginleşerek ve gerektiğinde bu çözüm arayışlardan da ayrışarak doğmuştur. İlerici düzlemde oluşan kuruluş felsefemiz aslında coğrafi ve tarihi süreçlerin birikiminin eseridir.

19. yüzyılın başından beri Osmanlı’da süregelen bir nevi ‘‘sosyo-ekonomik işgal’’ ve sonrasında siyaset kurumunun ‘‘resmen’’ ölümü; anti-emperyalist, tam bağımsızlıkçı ve emekçi kitlelere dayanan bir devrimi tetiklemiştir. Dolayısıyla Kemalist direnişin doğuşunu Osmanlı’nın çöküşünde ve İttihat-Terakki’nin fikri-idari dönemlerinde aramak yersiz olmayacaktır. Öncesinde 1908 Devrimi, emperyalizme karşı halk hareketlerinden bir askeri-bürokratik ayaklanmaya kadar gitmiş ve belli başlı üstyapı reformlarını gerçekleştirmiş olsa da yeterli olmamıştır.

Nihayetinde mevcut anti-emperyalist tepkiselliğin sürekliliğini korumak ve bundan bir kopuş yoluyla ‘‘bir adım daha ileri’’ gitmek gerekiyordu. Bu şekilde 1919 Hareketi, 1908’in başlattığı idealizmi ondan ‘‘içinden koparak’’ ilerletmiştir.

1923’te cumhuriyetin ilanı komprador burjuvaziye bir gözdağı olsa da sonrasında gerek İzmir İktisat Kongresi’nde ‘özel teşebbüsçülüğün’ benimsenmesi gerek 1924 Anayasası’nda ‘bedeli peşin ödemeden hiçbir istimlakın yapılamayacağı hükmünün getirilmesi, toprak ağası ve mütegallibenin siyasi ve iktisadi nüfuzunu kıracak ve köylüyü gerçekten milletin efendisi yapacak ciddi bir toprak reformu yolunu tıkamıştı (Doğan Avcıoğlu, “Kaynağa Dönüş”, YÖN, 47: 3.). Yine Avcıoğlu’na göre Milli Mücadele dönemi işgal kuvvetleri ve Sarayla işbirliği yapanlar 1924’te Ankara Palas’ı işgal etmişti ve bunun sonucu ‘‘halktan kopuk Bab-ı Ali Kadrosu’’ idareye hakim olmuştu.

Avcıoğlu’nun özetlediği durum aslında bir karşı-devrim tekelciliğinin miladı olmuştur. Bu tekelcilik de Kemalist dönemde Kemalizm’in içinden çıkarılmıştır. Ancak öncesinde 27 Mayıs ihtilali ile benimsenen burjuva demokrasisi 9 Mart ile kırılamamış, Türkiye Cumhuriyeti faşist cuntaların ve sözde demokratik ama aslında anti-demokratik sağ iktidarların kıskacında mahsur kalmıştır.

Peki ya düzenini şüpheyle arayan Türkiye’de Kemalizm tasavvuru nasıl olmalıdır? Bir nevi sınıflar-üstü niteliği bulunan Kemalizm Hareketi’nin sosyalizme eklemlenmesi yoluyla sınıfsal nitelik kazanması, Kemalizm’in doğasına aykırı değildir. Zira Kemalizm ilerici olduğu sürece Kemalizm’dir. Kemalizm’in yaşaması, onun sürekli devrim idealinde ilerici yerini edinmesi ile mümkün olur. Aksi takdirde kapitalist düzende Kemalizm ancak ve ancak üstyapıda ilerici, altyapıda gerici kalacaktır. Yeniden kurulacak Kemalizm iktidarının iktisadi politikasını ‘‘Emekçiyi ezdirmeyelim ama sermayeyi de küstürmeyelim’’ şeklinde kurmak, sınıfsal gerçekliklerden ve keskinleşmelerden uzakta emekten ve emekçiden uzak değerlendirmek Kemalizm’e en büyük ihanettir.

Satılmış meclisten, satılmış medyadan ve satılmış bir cumhuriyetten medet uman kayıtsızlar karşımızdadır. Kentli(!) ağaların ülke ekonomisindeki hakimiyeti artık çok ciddi boyutlardadır ve bu sermaye çemberi gittikçe genişlemektedir. Kemalizm, ‘‘Türkiye, bu emperyalist çemberin dışında mı yoksa içinde mi kalacaktır?’’ sorusuna 21. yüzyılda en radikal yanıtı emekçi cumhuriyeti kurmak için vermeye mecburdur.

Bugün yine köhneleşmiş sermaye saltanatı, halka sefalet ücretini, vergide adaletsizliği reva görürken 21. yüzyılda Kemalizm kapitalist devletin kendini yenilemesine izin vermemelidir. Türkiye, anarşi ile otokrasinin arasında Avrupa Birliği ve NATO gibi terör oluşumlarına yem edilebilecek bir ülke değildir. Türkiye, kalkınma yerine günü kurtarma manevralarıyla savrulabilecek bir ülke değildir. Türkiye, idarecileri tarafından biçimsel eşitliğin bile çok görüldüğü bir ülke olmaya devam edemez. O vakit sistemin kalıntılarında toplumsal devrimi ve gerçek eşitliği aramak manasızdır. Bize bu nepotist tortularını yıkacak bir Kemalizm lazımdır.

Ulusal Düzeyde Ezilen Sınıfların Örgütlenmesi ve Düşmanları
Basit bir akıl yürütmeyle ulus; aynı coğrafyada yaşamış, dolayısıyla aynı kültürel birikim kodlarını taşıyan, aynı dili/dilleri konuşan ve benzer sistematikte düşünen, dertlenen, sevinen topluluktur. Buradaki aşamalar aslında ulus olabilmek için, bir kolektif ruhu oluşturabilmek için sıralı gerekliliklerdir. Dil ve düşüncenin kesişimlerine de dikkat çekmek gereklidir. Örneğin; büyük bir sermayedar ile bir fabrika işçisi ‘’somutça’’ aynı dili konuşuyor olsa da ‘’soyutça’’ aynı dili konuşmuyor yani aynı şeyleri düşünmüyor, aynı şeylere sevinmiyor veyahut üzülmüyordur. Yine büyük bir sermayedarın çocuğu ile bir fabrika işçisinin çocuğu aynı isteklere ‘’genellikle’’ sahip değillerdir. Birisi hangi model arabayı alacağını düşünürken birisi ise ‘’ay sonunu getirebilecek miyim?’’ diye düşünür. Nihayetinde dar gelirlinin yani proletarya sınıfının çoğunlukta olması, ulusun da nerede olduğunu bizlere işaret eder. Ulus, ezilenlerin birliği olarak algılanmalıdır yani sayısal bir tabirle çoğunluğun birliği.

Uluslararası sermaye sınıfı ve onu oluşturan ulusal temsilcileri, ulusları “kötü amaçlarla” eritmeyi/sindirmeyi amaçladığı için ulustan değildir; ulus düşmanıdır. Emperyalizm; ulus kavramını devletlerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerinde hegemonya yaratarak kırmak ister. Kendi zenginlerini ve onların çıkarları için üretici işçi sınıfı arasında bir uçurum yaratır. Dolayısıyla sosyal sınıflar arasında uçurum oluşur. Bu da ulus tahayyülünün temeline dinamit döşer. Bu da yetmez, emperyalizm ulus birliğine karşı şüphesiz azınlık ve çoğunluk şovenistlerini kullanır. Birçok etniği barındıran Türkiye’de ‘Türk şovenizmi’ ile ulus kavramına uzak olanlar da mevcuttur. Bunlar, AB-D emperyalizminin Türkiye’nin üniter yapısına zarar vermek adına yerleştirdiği cihatçı gruplardan ziyade onların etniğini hedef alır. Aynısını Türkiye halkının içindeki etniklere de yaparlar. Kısacası Türkiye’de üst kimlik olarak değerlendirilen Türk ulusuna düşmanlık, emperyalizm uşaklığıdır.

Ulus aslında ezilenleri temsil eder ve bu sermaye ağı ulusları kendine bağımlı hale getirmeye çalışır. Ulusal kurtuluş mücadelesi de bu ideale karşıtlık üzerine kurulmalıdır ve buna etnikçilikle (sol-liberaller) yaklaşan her grup kurtuluşu istememektedir. Basitçe, ihanetin milliyeti yahut etnisitesi yoktur ancak kendi ulusuna ihanet edenin bedeli çoktur. Burjuva iktidarının hegemonyasına bilinçli biçimde alet olmuş herkes suçludur ve affedilemezdir. Kaçak sığınmacıların bilinçli ya da bilinçsiz (bilinçsiz yanı sığınmacıların AB-D tarafından Türkiye’de tutularak Türkiye’nin ulusal yapısına zarar verme amacıdır. Bu şekilde sermaye bölüşümüne ön ayak olurlar) şekilde bu projelere alet olması kabul edilemez. Mültecilerin ya da kaçak göçmen krizinin iktisadi anlamda Türkiye’ye zararı da ortadadır. Bu zararın sebebi yine ABD emperyalizminin planlı oyunudur. Bu mültecilerin kaçı çalışmaktadır? Çalışan mültecilerin bazılarının kolayca zenginleşmesi ve Türk yurttaşların iş gücünü sömürmesi normal midir? Yahut diğer bir açıdan uluslararası sermaye, çalışan mültecileri ucuz iş gücüyle sömürmekte değil midir? Türkiyede faşist kanadın mülteci karşıtı politikalarının temeli, birim emek gücünün piyasa değerinin düşmesinden kaynaklı olarak yaşanan ücret krizinin faturasını sermayedarlara değil emperyalizmin zulmüne uğramış mazlum bir halktan çıkarmaktır. Yani faşizm işçi sınıfına ırk ve dil farketmeksizin düşmandır.

Gerici Hegemonya Karşısında Kemalizm ve Sosyalizm
Kemalizm’in sınıfsal yorumunu “üçüncü sınıf” veya “küçük-burjuva”dan “proletarya”ya dönüştürmek (yahut harmanlamak) kısaca Kemalizm’e eklemlenmiş Sosyalizm teorik olarak hata vermekte midir? Bunun cevabı aslında ilerici hegemonyaya karşı-hegemonyanın devlet organını 1980 sonrasında fiilen ve resmen işgal etmesidir. Dolayısıyla artık “muhafazakar”laştırılarak “etkisiz”leştirilen Atatürk yahut “Antikomünist” bir Atatürk imgesi güçlendirildi. Bu sayede “Tutucu güçlerin” karşı tezi olan Kemalizm saf dışı bırakıldı. Sosyalistler ise hep “vatan hainliği” veya “teröristlik” ile itham edilmeye başlandı. Bu sayede aslında sağ hegemonyaya karşı ciddi bir ilerici cephe oluşturan Kemalist-Sosyalist cephe etkisizleştirildi.

Bugün bu eklemlenmeye yahut teorik altyapıya karşı çıkılmasının nedenleri iki tarafın da birbirini zıt görmesinden kaynaklıdır.

Şüphesiz ki sağcı hegemonyanın karşı hegemonyası Kemalizm’dir. Lakin bu Kemalizm, kapitalist gelişmesini topallayarak tamamlamış olan Türkiye’de daha hala işçi sınıfına dayanmayı reddeden, tamamen aracı sınıflarla (yahut zinde kuvvetler) arayanların Kemalizm’i değildir. Aracı sınıfların bu kadar proleterleştirildiği bir dönemde -komprador burjuvazinin hegemonyaya hakim olduğu- aynı tezlerde titremek şüphesiz gericiliktir.

Dolayısıyla sağcı hegemonyayı yıkmak, bugün için çok daha radikal çözümleri beraberinde getirmektedir. Piramidin en tepesindeki tutucu koalisyonu ve onun yıkılmaz görünen hegemonyasını “ilerici cepheler” oluşturarak yıkmak şart gelir. Burada Kemalizm’in tutucu yahut bürokrasiye özgül yapısının getirdiği zararlar bizleri aydınlatmak zorundadır.

Emek düşmanı faşist oluşumlar gün geçtikçe türetilmekte yahut üretilmektedir. Bunlar görünüşte “vatanperver” görünürler. “Vatanı sevmekten başka bir şey yapmamaktadır”lar… Türk sağı bu şekilde basit formlarda çoğaltılmakta ve türetilmektedir. Siyaset sahnesinde de aynı şey gözlemlenebilir. Bu aşama belki de anti-komünizmin en radikal aşamalarındandır. Zira bürokraside, üniversitede, medyada ve daha birçok alanda tekelleşmiş, hegemonyasını sağlama almış (!) bir faşizm vardır. Hesaba katmadıkları ise gerçekliklerdir.

Sonuç olarak bu bizi yeniden İkinci Kurtuluş Savaşı’nı vermeye götürüyor. Fakat bu sefer sermayenin siyasi, sosyal ve ekonomik hegemonyası oldukça güçlü ve bir yere kadar yoğunlaşmayı engelleyebilecek düzeyde. Keza ilerici kalkışmaların deneyimlerden de gözlemleyerek örgütlü bir hareketin ne kadar önemli olduğunu anlamak zor değildir. Halk kitleleri, gerek gençlik örgütlenmeleriyle gerek kadın örgütlenmeleriyle, gerek ve en önemlisiyle kapitalizmin ayakları altında ezilirken insanlığı unutturulan işçi sınıfının örgütlenmesiyle aydınlık yarınlara hazırlanmalıdır. Bu hareketlerin çoğalması ve örgütlenmesi itici gücü yani karşı kültürel hegemonyayı güçlendirecek ve bu hegemonyayı Kemalizm’e ve muhtemel iktidar CHP’ye sol müdahale ile süreci iktidardan aşağıya getirecektir.

Sonuç: Türkiye’nin sorunları hala mezhepçilik yahut fırkacılık, uluslaşamamışlık gibi sorunlarsa emperyalizmin yeniden ülkemize girdiğini gözden kaçıramayız. Faşist iktidarların ve neo-liberal iktisadın toplumumuza biçtiği kayıtsızlık ve kalkınmasızlık kefeni bir savaşım nedeni değilse neyi bekliyoruz? “Uygar” devletlerin tekrardan -ki Amerikan üsleri işgal unsurudur- topraklarımızı bilfiil işgal etmelerini mi bekliyoruz?

Çeyrek asırdan beri Türkiye’mizin üzerine çöken kara bulutlar, 1923’ün felsefesi ile Türkiye’nin bir an önce çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmasıyla, bölgede anti-emperyalist tutum almasıyla ve Türk işçi sınıfının iktidarı eline almasıyla dağılacaktır.