Türkiye'de Sermaye
Devrim yazdı...
Giriş
Son günlerde yaşanan çıkışlar, göz altıları, tutuklamalar değişen saflar ve alınan saflar gerçekten de anlaması epey güç bir tablo ortaya çıkarıyor. Bu tabloya son eklenen parça ise önce TÜSİAD’ın yüksek istişare kurulu Ömer Aras aracılığıyla yaptığı çıkış sonrasında Ömer Aras’ın göz altına alınması ve son olarak da Zorlu Holding içerisinde yaşanan olaylar. Bütün bunları biraz olsun anlamlandırmak için tarihi biraz daha geriye sarmak, Türkiye’de sermayenin tarihine, geçmişte oluşmuş ve bugün oluşan bloklara bir göz atmak gerekiyor. Bu noktada konunun çok boyutlu ve fazlasıyla tartışmalı olduğunu dolayısıyla bu yazı bağlamında ancak yüzeysel bir bakış açısı sunulmasının mümkün olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu tartışmalı konuların en büyükleri olarak Türkiye’de bir burjuva sınıfının varlığı, varsa bu sınıfın sosyal profili, küçük-büyük burjuva çekişmesi ve İstanbul-Anadolu burjuvası çekişmeleri örnek olarak verilebilir. Bütün bu tartışmaları anlamaya giden yol ise Türkiye’de kapitalizmin doğuşu ve burjuvanın gelişimini anlamaktan geçiyor.
Osmanlı’da Kapitalizmin Gelişimi
Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde batı benzeri bir burjuva sınıfı olmadığı ve kapitalistleşmenin görece geç gerçekleştiği tezleri her ne kadar birçok kesim tarafından kabul etse de bu olayların nasıl gerçekleştiği konusu yer yönden tartışmalıdır. Tartışmanın başlangıcı Osmanlı’nın niye kapitalistleşmediği ve neden batılı anlamda bir burjuva oluşturmadığı konularıdır. Bu noktada soruların cevapları için tek bir tezi kabul etmektense var olan tezlerin bir karmasını yapıp sebepleri dış ve iç sebepler olarak ikiye ayırarak değerlendirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.
Osmanlı’nın sanayileşme, kapitalistleşme sürecinde geri kalmasının en önemli sebeplerinden biri hiç şüphesiz ki batının daha önce kapitalistleşerek Osmanlı’ya bir sömürge ekonomisi dağıtmış olmalarıdır. Halihazırda kapitalistleşmiş, sanayileşmiş olan batı devletleri ellerindeki siyasi ve iktisadi gücü geri kalmış ülkeler üzerinde uygulamışlardır. Özellikle ticaret anlaşmalarından sonra Osmanlı pazarına daha düşük maliyetlerde üretilmiş, daha ucuz ürünlerin yüksek sayıda ve az gümrükle girmesi Osmanlı manüfaktürünü derinden etkilenmiş ve bu durum sanayi oluşumunda engel teşkil etmiştir. Örneğin pamuklularda 19. Yüzyılın yarısında İngiltere’nin Osmanlı’ya yaptığı ihracat 5 katına çıkmıştır (Keyder, 2001: 45). Bu pamuklu ihracatındaki devasa artışı işsizlik ve yerli üretimin gerilemesi takip etmiş yine aynı yıllar içerisinde üretim beşte birine, tezgâh sayısı ise onda birine kadar düşmüştür (Avcıoğlu, 1968: 109). Bunlarla birlikte 18. ve 19. Yüzyıllarda yaşanan geniş toprak kayıplarının da kapitalistleşmeyi geciktirici özellikleri olduğunu düşünüyorum. Bu toprak kayıpları Osmanlı’nın iktisadi dengesini bozduğu gibi aynı zamanda düzenli bir ticari sermaye birikim sürecine zarar vermiş ve ticari sermaye birikiminde belli bir seviyeye gelmiş gayrimüslim burjuvazinin birikimini devam ettirebileceği bir alternatif sunmasıyla 20. Yüzyıl başlarında var olan sınırlar içerisinden dahi sermaye kaybına sebep olmuş olabilir. Bu durum devletin iktisadi stratejisine de sirayet etmiştir. Öyle ki zaman zaman gevşeyip sıkılaşan merkezi iktisadi müdahaleler bu zamanlarda savaşların, siyasi ve mali bunalımların etkisiyle tekrardan sertleşmiştir (Pamuk, 2007: 23). Osmanlı’nın başlarından beri Avrupa feodalizminden farklı birçok unsuru barındırdığı ve kendi içerisinde de homojen olmadığı bu unsurların bölgeden bölgeye farklılıklar gösterdiği aşikardır. Henüz 16. Yüzyılın başlarından itibaren, kervan yollarının kesiştiği bir ticaret merkezi olması sebebiyle, tüccarlığın bir hayli geliştiğini söylemek mümkün. Bu gelişmiş tüccarlığın neden kapitalist bir tüccarlığa evrilmediği konusu daha çok iç sebeplerden kaynaklı olsa da merkezi otoritenin zayıflamasıyla eş zamanlı olarak dünyadaki ticaret rotalarının da değişmiş olması Osmanlı’nın son dönemlerinde bu tüccar sınıfının daha da güçlenerek devlete meydan okuyabilecek bir düzeye gelmesini engelleyen faktörlerden sayılabilir.
Sanayinin ve kapitalizmin neden gelişmediğine dair dış sebeplerle de fazlasıyla ilişkili birçok iç sebep sayılabilir. Bunlardan en önemlisi merkezdeki bürokrasinin çevresindeki tüccar, eşraf sınıfıyla olan ilişkisi ve merkezi devlet otoritesine olan bakıştır. Osmanlı Devleti imparatorluğun başından beri merkeziyetçi bir tavır izlemiş, Avrupa tipi feodal olabilecek potansiyel yapılarla gücünü paylaşmayı pek de istememiştir. Bunun için zaman zaman sıkı bir siyasi ve ekonomik müdahalecilik politikası izlemiştir. Hatta yapı olarak bu bağlamda Avrupa feodalizminden ziyade mirasını devraldığı -bu devrin miktarı fazlasıyla tartışma konusu olsa da- Bizans ve Roma İmparatorluklarına benzetilebilir (Keyder, 2001: 15). Benzer yaklaşımların Cumhuriyet ile birlikte de devam ettiği hatta bugün dahi varlığını koruduğu söylenebilir. Günümüzde bile yaşanan iyi ya da kötü gelişmelerde hem sivil toplum kuruluşları hem de geniş halk kitleleri tarafından devlet sorumlu tutulur. Bu noktada dikkatli olunması gereken husus ise merkeziyetçi-güçlü devlet tezine gerçekçi bir bakışla yaklaşmaktır. Bu tezi eleştirmek için etkilerine gerektiği önemi vermemek de bütün gelişimleri ve süreçleri de sadece bu teze dayanarak yorumlamak da doğru değildir. Durumu tamamen güçlü devlet tezine dayandırarak yorumlamak toplumsal-sınıfsal bir ilişki olarak sermaye ve sermaye birikim süreçlerinin ihmal edilmesine yol açabilir (K. Yılmaz, 2010: 146). Diğer yandan bu tezi bütünüyle reddetmek ya da etkilerini göz ardı etmek de sosyal ve siyasal süreçlerin yarım anlaşılmasına sebep olabilir. Devlet politikaları ve devletin çevresiyle olan ilişkisinin yanı sıra gayrimüslim tüccarların tutumu da yine etkili olmuş olan unsurlardandır. Dışarıdan gelen milliyetçilik akımının içeri yansıması, Osmanlı’nın son döneminde burjuvalaşma potansiyelini en fazla taşıyan grup olan gayrimüslim tüccarların bu potansiyellerini Osmanlı içerisinde kullanmayı tercih etmemiş olmalarına sebep olmuştur. Ticaretle uğraşan, sermaye birikimi belli bir seviyeye gelmiş bu tabakanın bir burjuva devrimi yapma konusundaki eylemsizliği özellikle de Cumhuriyet’e ulaşacak ve Anadolu’da kalacak bir burjuva sınıfının oluşmamasında önemli bir etken olmuştur. Rum ve Ermeni burjuvazisi aksi yönde bir tutum almış olsaydı İttihat ve Terakki’nin 1908-1918 deneyi bürokratik reformculuk yerine kapitalist bir devlet kurulmasıyla sonuçlanabilirdi (Keyder, 2001: 10). Bütün bunlarla birlikte Anadolu’da yer alan Müslüman yani Türk toplumunun kendi sosyokültürel dinamiklerinin de etkili olduğu söylenebilir (Duman, 2007). Devlet’in kendini konumlandırması, halkın devlete olan bakış açısı, diğer dış ve iç sebeplerin etkileriyle birlikte devleti önceleyen bir kültür oluştuğunu söylemek mümkün. “Osmanlı devletinin ekonomiyle olan ilişkisi konusunda ortaya çıkan şey, devletin bir kontrol konumuna sahip olmasından çok, Osmanlı toplumunda, iktidar ile ilgilenmenin piyasa işlemlerinden daha merkezî olduğu yolundaki gizli olguydu. İktidar, zenginlikten daha değerli bir ‘meta’ idi ve iktidar ‘ticareti’ Osmanlı sisteminin ayırt edici bir özelliğiydi.” (Mardin, 1999: 209).
Özetleyecek olursak Osmanlı’nın kapitalist sisteme entegre olamayıp batılılara benzer bir burjuva sınıfı oluşturamamasının köklü ve derin sebepleri vardır. Bu sebeplerin geneline dair kesin bir yorumlama yapılması için hatta sebeplerden her birinin bütünüyle net bir biçimde açıklanabilmesi için çok daha derin araştırma ve çalışmalara ihtiyaç vardır ve bu yazının bağlamını fazlasıyla aşmaktadır. Yukarıda daha detaylı değinilen bu kısımlardan çıkarılacak ana sonuç ise şudur: İmparatorluğun farklı bölgelerinde ve farklı zamanlarında birbirinden farklı birçok sosyoekonomik dinamik oluşmuş ve bu dinamiklerin hiçbiri bir sanayi burjuvazisi oluşturacak sermaye birikimini sağlayamamış bunun sonucunda Osmanlı toplumu sanayileşememiş, kapitalist sisteme tam anlamıyla entegre olamamış ve kendine batılı anlamda bir burjuva sınıfı oluşturamamıştır.
Cumhuriyet’e Geçiş
20. yüzyılın başındaki tablo Cumhuriyet’e bu şekilde güdük kalmış bir sanayi, batıda bürokratik elitler, gayrimüslim burjuvanın bir kısmı ve doğuda feodal bir yapı miras bırakıyordu. Cumhuriyetçi elitler devrimden sonra devletin hızlı bir sınai kalkınmaya ve kapitalist sisteme eklemlenmeye ihtiyacı olduğu kanısındaydılar. Bununla birlikte ferdi teşebbüsü de destekleyici bir devletçilik anlayışıyla milli bir burjuva oluşturmayı amaçladılar. Erken Cumhuriyet’in devletçilik anlayışı da zamanla değişse de amaç aşağı yukarı sabit kalmıştır. Bu değişimin sebep ve sonuçları ise yazının bağlamının dışında kalacaktır. Milli bir burjuva oluşturmanın yanı sıra halihazırda belli bir kısmı yurt dışına çıkmış olan gayrimüslim burjuva ve genel anlamıyla halk da zamanla yurt dışına çıktı ya da çıkarıldı. Cumhuriyet, Anadolu ve özellikle İstanbul çevresindeki tüccar sınıfı ve gücünü devlet ile ilişkilerinden alan bürokratlar aracılığıyla gayrimüslimlerin halihazırda biriktirdiği sermayeyi ulusallaştırma politikası izledi. Bu dönemde başlayan millileştirme politikaları gelecekte çıkacak olan Varlık vergisinin sonlarına kadar kendini korudu. Bu politikalar sonucunda Türkiye’de Batı ve Güney Anadolu ile İç Anadolu’nun bazı kesimlerinde kapitalist mülkiyet, Orta ve Kuzey Anadolu’nun bazı kesimlerinde küçük özel mülkiyet ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da feodal mülkiyet biçimi olmak üzere üç tür mülkiyetin oluştuğu (Fişek, 1969: 104) ve buna mukabil üç tür egemen tipinin varlık gösterdiği söylenebilir. Bu tiplerden ilki gayrimüslimlerin sermayesi üzerinden sermaye birikimini büyütmeye çalışan bir İstanbul burjuvazisi, ikincisi tüccarlık ya da zanaatkarlıkla geçinen Anadolu küçük burjuvazisi ve Doğu’daki feodal mülkiyet biçiminde egemen olan toprak ağaları. Erken Cumhuriyet’te oluşan bu yapının gelişimini birçok döneme ayırmak ve sermaye birikimini değerlendirmek mümkün ancak yine bu yazının bağlamını aşabileceği için iki dönüm noktası belirlemekle yetineceğim.
Bu dönüm noktalarından ilki özellikle Atatürk’ün ölümü ve ikinci dünya savaşının etkileriyle artan Batı etkisinin ve devletçilik politikalarına doymuş olan bir burjuva, toprak ağaları sınıfının tepkisinin gün yüzüne çıkışı olan Demokrat Parti iktidarı olarak söylenebilir. Bu yıllara gelinene dek ağırlıklı olarak İstanbul çevresinde bulunan tüccar ve bürokrat sınıfının gayrimüslim sermayeyi ele geçirmesi ve kendi sermaye birikimini yapmaya başlaması süreci tamamlanmış ve ticari sermaye birikimi belli bir noktaya gelmiş, onların yerine Anadolu’da daha fazla ağırlığı olan bir küçük burjuva sınıfının oluşumu başlamış ve toprak ağaları da uzunca bir süredir yapılmaya çalışılan toprak reformu gibi reformlara tepkili hale gelmiş duruma gelmişti. Aynı yıllarda dünyada da uluslararasılaşmanın yükselişiyle artan Batı etkisiyle de birlikte iktidar değişmiş, burjuvazi artık birikimin farklı bir aşamasına geçmişti. Bu yıllarda yeni oluşmuş burjuvazi sanayileşmeye ve sermaye birikimini arttırmaya başlamıştı. Sermaye birikimindeki bu değişiklik iktisatta daha serbest bir yaklaşımı ve dışa açılımın başlangıcını beraberinde getirdi. Bu dışa açılım süreci NATO’ya giriş gibi liberal Batı demokrasilerinin bir süredir zeminini hazırladığı siyasi hamlelerle desteklendi. Yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı bu dönemin küçük üreticilerinin geçmişte tüccarlık ya da küçük üreticilik yapmış bir kesimle organik toplumsal bir soy bağının olmadığını söylemek mümkün. Bunun etkilerinin günümüze kadar sürdüğü de söylenebilir öyle ki 2000’lerde yapılan bir çalışmaya göre küçük işletmelerin yüzde 62,7’sinin halihazırdaki patronu tarafından kurulduğunu babadan kalan işletmelerin oranının 25.3, dededen kalanların ise sadece 5,3 olduğunu söylemek mümkündür (İdil Özlem Koç, 2008: 57). Bu dönemde ithal ikameci iktisat politikaları benimsenmiş, doymuş olan ticari birikim sanayi birikimle arttırılmaya çalışılmıştır. İthal ikameci politikalar yeni oluşmuş milli burjuvaziye iç piyasada yapılabilecek üretim ve tüketimle görece düşük riskli bir büyüme ve sanayi birikimi yapabilme fırsatı vermiştir. Bugün İstanbul sermayesine dair yaygınca bilinen örneklerin birçoğu bu dönemde sanayileşme ile şirketleşme, holdingleşme yoluna gitmiştir. Dolayısıyla bilinen bu örneklerin -Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibi- kuruluşları genellikle 50-80 yılları arasına denk gelmektedir.
İkinci bir kırılma noktası olarak 1980 yılını söylemek bariz bir şekilde uygun olacaktır. Bu süreçte darbenin etkisiyle birlikte sol hareketler zayıflamış ve burjuvazi başlamış olduğu sınai sermaye birikimini bir sonraki aşamaya taşımaya çalışmıştır. Sermayenin geçirdiği bu dönüşümün niteliklerini 24 Ocak kararlarında aramak yanlış olmayacaktır. Bu kararlar ile ithal ikameci iktisadi politikalardan ihracata yönelik iktisadi politikalara geçilmiş hem finansal hem de reel sektör ciddi bir liberalizasyon yaşamıştır. 12 Eylül birçoklarına göre bu radikal kararların uygulanması için gereken zemini hazırlamıştır. Yeni anayasa, askeri yönetim ve Özal iktidarı tam olarak da burjuvazinin ithal ikameci politikaları terk edip ihracata odaklanacağı ve sermaye birikimini bu şekilde bir kademe daha arttıracağı ortamı hazırlamıştır. Solun ve ücretlerin baskılanması, sonrasında gelen çift kutuplu dünya sisteminin geçici süreliğine de olsa yıkılması ve küreselleşme süreçleri bu durumu takip etmiştir. Bütün bunlar gayrimüslim sermaye üzerinden birikimini sağlayan, 50-80 arası ticari birikiminin yanı sıra sınai birikim yapmaya başlamış ve şirketleşmiş, batılı anlamda burjuvaya benzer ilk örnekler diyebileceğimiz sermaye grubunun hem işine gelirken hem de onlara rakip olabilecek bir sermaye grubu daha oluşmasına yardımcı olmuştur. Oluşan bu sermaye İstanbul’un yanı sıra Anadolu’da kökleri bulunan, genel anlamıyla muhafazakâr bir sermaye oluşumu için gereken zemini hazırlamıştır. Bu yıllarda Anadolu burjuvazisi sadece küçük burjuva olmayı bırakıp, ticaret sermaye birikimlerinin üstüne sınai sermaye birikimini kayda değer biçimde arttırarak seküler statükoya meydan okuyabilecek bir birikim oluşturmaya çalışmış ve bu sermaye birikim sürecini siyaseten de MSP-RP-AKP ilerleyişi ile desteklemiştir. Belirtmek gerekir ki zaten sayılan siyasal islamcı partiler arasındaki en büyük farklılık belki de hangi sermaye grupları ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğudur. Refah Parti’si batıya ve küreselleşmeye daha kapalı, desteğini ana olarak Anadolulu muhafazakâr esnaf ve işçi/köylü kitlelerinden alan bir yapıyken Erdoğan o sermaye gruplarıyla daha oportünist ve ‘clientelist’ bir ilişki içerisindeydi. Türkiye 90’lı yıllarda bocalıyor ve sermaye bir türlü amaçladığı ihracatçı, dünya kapitalizmine tam entegre olmuş yapısına kavuşamamışken üstüne muhafazakâr sermaye de statüko olan seküler sermayeye karşı bir güç olarak yükselişteydi. Erdoğan ise bu grupları uzlaştırabilecek, muhafazakâr sermayeyi de sakince büyütüp sanayici burjuva tanımına getirebilecek, küreselleşmeye uygun, özelleştirmeleri arttırabilecek, devlet içerisindeki çeşitli çıkar gruplarıyla da yine çıkara dayalı ilişkileri yönetebilecek karizmatik, genç ve potansiyelli bir figürdü.
Günümüz: Sermaye ve Siyaset
İşte “milli görüş gömleğini çıkarmak” tam olarak da bu anlama geliyordu. RP içerisindeki reformcu grup, bu liberal-muhafazakâr, uzlaşmacı ve istikrar sağlayabilecek yapı anlatısını AKP adıyla iktidara getirmişti. Bu dönemde yeşil sermaye oluşmuş, MÜSİAD TÜSİAD’a rakip olabilecek bir büyüklüğe ulaşmış ve Anadolu sermayesi de dünyaya açılabilecek, girişimci bir büyük burjuvazi oluşturulmuştu. Baykar’lar, katılım bankaları, Espresso Lab’ler bu sermaye grubuna örnek gösterilebilir.
Yukarıdaki (Yazı kapağındaki) tablolar 1980’lerden sonra gerçekleşen dönüşümü özetlemektedir. İlk tablonun sol sütunu seküler İstanbul sermayesini temsil ederken sağ sütün muhafazakâr Anadolu sermayesini temsil etmektedir. Bununla birlikte üst satır hacminden bağımsız bir şekilde daha da büyümek isteyen, girişimci klasik büyük burjuvazi karakteristiğini temsil ederken alttaki satır da daha yerel, zaman zaman mafya ya da esnaf olan, kapitalizmin istediği girişimci profiline tam uymayan küçük burjuvazi karakteristiğini temsil etmektedir. Böylece Türk sermayesinin kendi içerisindeki iki ana çatışma kanalı, İstanbul-Anadolu ve büyük-küçük sermaye, gösterilmiştir.
Bu noktada TÜSİAD’ın, yani statüko olan seküler sermayenin, neden statükoya karşı olma potansiyeli bulunan ve kendisine rakip bir yeşil sermaye oluşturma niyeti de gözüken bir kişiyi başlangıçta desteklediği merak konusu olabilir. Buradaki sermaye davranışını açıklamak için Marx’ın “einzelkapital (bireysel sermaye)”, “kapital im allgemeine (genel sermaye)” ve “viele kapitalien (birçok sermaye)” terimlerini kullanılabilir diye düşünüyorum. AKP’nin ilk iktidara gelişinde her ne kadar “birçok sermaye” rekabet içerisinde olsa da “sermayenin geneli” ülkedeki kriz ve istikrarsızlığın yerine yeni yatırımlar, liberalizasyon ve genişleme gibi konularda uzlaşmıştı. Bu durum, şartların da uygun olmasıyla, AKP’yi iktidara getiren faktör oldu. Bununla birlikte sermayenin her parçasının da birebir aynı hareket etmeyeceğini de vurgulamakta fayda var. Yine aynı süreçte, örneğin, askeri bürokrasinin çevresinde oluşmuş sermaye kendi içerisindeki çelişkili yapısı sebebiyle zaman zaman sürece karşı çıkmış, yine aynı çelişkili ve yapı güçlü bir siyasi hareketlerinin olmayıp rakiplerinin hareketinin güçlü olması sebepleriyle de süreçten mağlup çıkmıştı. Bugün de benzer şekilde bakmak olayların anlaşılması açısından faydalı olabilir. Rekabetten soyutlanmış bir şekilde baktığımızda sermayenin yirmi beş sene önce olduğu gibi çeşitli konularda uzlaştığı görülebilir. Bugün sermaye hem sınai birikimini bir sonraki aşamaya taşımak hem uluslararasılaşmak amacında gibi duruyor. Aslında yirmi beş sene önce yapmış olduğu uzlaşıyı, dünyanın değişimiyle de birlikte yenileyip bir sonraki aşamaya taşıyan yeni bir uzlaşının var olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla birçok farklı kanattan, daha yüksek sesle, AB sürecinin yeniden canlandırılması, çözüm ve barış, genişleme ve büyüme sesleri çıkıyor.
Süreçte Kürt hareketinin önemli bir rol oynuyor olması da bence şaşılacak bir şey değil. Nitekim geçtiğimiz birkaç sene içerisinde Kürt hareketi neredeyse bütün söylem ve iddialarını kaybetmiş bulunuyor. Hareketin güç kaybetmesi uzun bir süredir devam ediyor. Gelişen askeri teknolojilerin kır gerillalığına vurmuş olduğu darbeden bu yana ciddi bir düşüş olduğunu söylemek mümkün. Bunun yanı sıra Anadolu’daki Kürt topluluğunun, köyden kente göçün son aşamasıyla birlikte, izole bir topluluk olarak kalmaması ve halkın genelinin buna paralel bir biçimde hem kültürel hem de iktisadi anlamda fazlasıyla kaynaşmış olması da hareketin iddialarını üretebileceği alanı daraltan etmenlerden oldu. Hareket uzun yıllardır aynı söylem ve stratejilerde patinaj çekiyor hem de önce kır sonra şehir gerillalığını, ardından özerklik ve benzeri iddialarını kaybediyordu. Bu gerçekliğin topluma yansıması da hareketin eskisi kadar solu etkisi altına alamaması -ki halen bu konuda epey etkililer- ve destekçilerini bir bir sola ve CHP’ye kaybediyor olmasıyla desteklendi. Ancak hareketin siyasi sıkışmışlığı sadece içerideki bir tükenmişlikten değil aynı zamanda dışarıdan da gelen sıkıştırmalardan da kaynaklanıyor. Bu sıkıştırmaların da başını hem bölgede hem de Türkiye’de etkinliğini arttırmakta olan Barzani cephesi çekiyor. Kuzey Irak’taki yönetim uzun süredir özerkliğini koruyarak kendi varlığını bölgeye kabul ettirmişken bölgedeki diğer ülkelerle siyasi ve ticari ilişkilerini devam ettiriyor. Bugün İstanbul’da çok ünlü gece mekanlarından diyebileceğimiz işletmelerin sahiplerinin veya işletmecilerinin Dubai’de Barzani’lerden biriyle lüks yemekler yiyor olması gayet olağan bir durum. Üstüne İstanbul’daki bu sermaye demokratik talepler dışında hiçbir talebe destek dahi olmuyor. Hal böyleyken siyasi patinaj çeken, dışarıdan sıkıştırılan ve de uzun süredir Batı’dan patronaj gören hareket fazlasıyla kırılgan ve asla yeni bir söylem ya da iddia oluşturabilecek bir durumda değil. Bu kırılganlığıyla birlikte hareket halen dahi özellikle Doğu’da halktan karşılık buluyor ve kırk yılı aşkın süredir bizzat kendileri oluşturmuş oldukları çeşitli sosyal ve ekonomik ağlar var. Dolayısıyla hareket için, özellikle de başta Türkiye ayağı için olsa da bütünü için, çeşitli uzlaşılar sağlamak masadaki en mantıklı hatta tek seçenek gibi duruyor. Bu süreçte hareket geçmişte kurmuş olduğu sosyal ve ticari ağları daha az kriminalize edilmiş yollarla sürdürmek, yurt içindeki tüm faaliyetlerini kurumsallaştırmak ve doğusuyla batısıyla ülkenin tamamında var olan ilişkilerini korumak isteyecektir. Bunun içindir ki hareket bütün aktörleriyle ve teslimiyetçi bir biçimde bu süreci destekliyor ve sürdürmek istiyor. Anlaşılacağı üzerine keleşleri bırakıp tabancalara geçiş yapmak istiyorlar ve başarılı da oluyor gibi gözüküyorlar. Bununla birlikte Suriye kanadı da Suriye’de kazanan ‘cihatçılarla’ uzlaşıya giderek hareketin bütününün, bu, nizama eklemlenme ve siyaset alanı tazeleme sürecine paralel davranacağının emarelerini gösteriyor. Umarım hareketin bu durumu, son manevraları ‘sola’ artık belli şeyleri daha iyi görme ve hareketin aslında MHP’den o kadar da farklı bir hareket olmadığını anlama fırsatı tanır.
Kürt milliyetçi hareketi ile Türk milliyetçi hareketi (MHP) batılılarla olan ilişkiler ve etkileyebildikleri sermaye grupları açısından birçok benzerlik gösteriyor. Her iki hareket de geniş tabanlı bir siyaset yerine yerelde kuvvetli ve yerleşik bir siyaset izlemeyi tercih ediyor. Baskın bulundukları mahalle ve bölgelerde partileri/hareketleri aracılığıyla yeniden üretim mekanizmalarını destekliyor ve bunu siyasetlerinde kullanıyorlar. Alanlarında esnafın ve de mafyaların kurduğu birçok sosyal ve ticari ilişkiyi yöneten yapılar oluşturuyor ve böylelikle aslında Türkiye’de yeraltı düzeninde de etkili iki kanat oluşturuyorlar. Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde soğuk savaş dönemi ortaya çıkmış ve savaş bitince de dolayısıyla, söylemlerinin birçoğunu yitirmiş olan MHP’nin geçirmiş olduğu dönüşüm ve kurduğu yapıya benzer bir yapının Kürt hareketi tarafından da kuruluyor olması şaşırtıcı değil. Özellikle de bu iki yapının uzlaşının başını çeken taraflar olması da bence durumun bu boyutunu gözler önüne sürüyor.
CHP ve AKP de bugünlerde benzer söylemler etrafında dönüyor ve seküler-muhafazakâr çatışması harici ciddi bir teorik tartışma konusu yaratmıyorlar. Yaratılan tartışma konuları neredeyse tamamen uygulamaya yönelik. Hem CHP’nin eleştirileri hem de AKP’nin savunuları uygulamaya yönelik oluyor. CHP geniş bir sistem değişikliği ve reformlar yerine sistemi daha iyi uygulayabilecek bir “hakkaniyet ve kabiliyet” öneriyor. Bu söylemlerden çıkan da yine benzer bir şekilde rekabetten soyutlandığında ortada bir uzlaşı olduğu sadece rekabet işin içine girdiğinde bu uzlaşıda kimin neyi alacağı konusunda bir yarış olduğu görülüyor. Buna mukabil hem CHP hem de AKP; birbirlerini tanıyan, geçmişe kıyasla daha kurumsallaşmış ve daha şeffaf, kendileri de ağırlıkla iş insanı olan bir politik elit yaratma çabasında gibi duruyor. Ayrıca bunlarla birlikte iki parti de özellikle son zamanlarda dış ilişkilerini geliştirmede de bir yarış içerisinde hem yurt dışına epey bir insan göndermek hem de yurt dışından insanları ağırlamak gibi bu sürece katkı sunacak birçok girişimde bulunuyorlar.
Genel anlamıyla sermaye hem Latin Amerika’nın komprador burjuva/mafya yapısına benzer bir yapı kurmak hem de Amerika benzeri çift kutuplu, politik elitlerin bizatihi büyük burjuvanın kendisiyle eşleşmeye başladığı daha emperyal bir sistem üzerinde belli başlı bir anlaşmaya varmış görünüyor. Bundan dolayıdır ki çevredeki ülkelerin siyasetine aktif müdahale ediyor, ucuz işçi göçü alıyor, yurt içi ve yurt dışında çeşitli siyasi uzlaşmalar kuruyor, kendi vatandaşını millet bilincinden geri uyruk olmaya yönelik sosyal ve politik hamlelerde bulunuyor. “Genel olarak sermaye” bu konularda çerçevesi belirsiz bir uzlaşı gösterirken “birçok sermaye” alanında rekabeti işin içine dahil ettiğimizde çeşitli çatışmalar yaşamaya devam ediyor. Bundandır ki Bahçeli belediye başkanı Ahmet Türk ile pek iyi geçinemese de “köklü bir aileye mensup Kürt ağası” Ahmet Türk ile pek de iyi geçiniyor.
Sonuç
Sermayenin güncel yapısı ve siyasi bağlamlarını açıklamak bu yazının bağlamının ve sınırlarının bir hayli üstünde kalsa da söylenebilir ki ülkede, Erdoğan’lı ya da Erdoğan’sız bir biçimde bir nevi Erdoğan sonrası döneme ve aynı anda hem emperyal etkiye tam teslim olup hem de kendi de emperyalleşen bir ara rejim oluşturmaya çalışılırken sermayenin bu çelişkili yapısı nedeniyle anlamlandırması zor olaylar yaşanıyor. Kimi olaylar grupların ‘birçok sermaye’ davranışı ile bağlantılı iç çatışmaları içinde barındırırken, kimi olaylar da ‘genel sermaye’ davranışı ile yapılmış olan uzlaşının şekli, koşulları ve gelişimine dair izleri içerisinde barındırıyor. Tıkanmış bir Kürt hareketi geri ülke siyasetine entegre olup PKK üzerinden yaptığı çeşitli yasa dışı işleri tıpkı MHP’nin geçmişte yaptığına benzer bir şekilde kurumsallaştırıp bir anlamda daha az yasa dışı hale getirirken bu iki parti de mafyayla ve küçük burjuvazi ile içli dışlı olan yapısını sağlamlaştırıp parti aracılığıyla oluşturmuş oldukları yeniden üretim mekanizmalarını korumaya ve geliştirmeye çalışıyor. Bununla birlikte çift kutuplu siyasetin büyük aktörleri olan AKP ve CHP ise kendi, burjuvazi ile tamamen ve kurumsal bir biçimde iç içe geçmiş politik elitini oluşturuyor. Burada AKP içerisindeki çatışmalar ve süreçte gelinen nokta da gösteriyor ki AKP böyle bir bağlamda Erdoğan sonrası siyasetteki iki kutuptan birindeki büyük aktör olarak yerini bir şekilde korumaya çalışıyor. Yeşil sermayenin çeşitli gruplara verdiği çeşitli tavizler ya da caydırıcı eylemler de bu bağlamda ele alınabilir. Sivil toplum da bir taraftan MÜSİAD, TÜGVA, TÜRGEV, bilumum başka aparat ve MHP’nin kendi sosyal mekanizmalarıyla diğer taraftan TÜSİAD, TESEV, SODEV, bilumum başka aparat ve HDP’nin kendi sosyal mekanizmalarıyla etki altına alınıyor. Anlaşılacağı üzere siyaset, sivil toplum, sosyal alanlar, her kurum her alan öyle ya da böyle, egemenler, emperyal güçler ve yerel işbirlikçileri tarafından kuşatılmış durumda.
Buna karşı yapılabilecek tek şey de sistemin bütün bu yanlarına, bütün bu taraf, saflara karşı birleşmiş kuvvetli bir Cumhuriyetçi cephe ve amansız bir toplumsal muhalefet. Başka da hiçbir şansımız yok, bugün ya da çok daha zor koşullarda on, yirmi ya da yüz sene sonra Cumhuriyet asgari düzeyde ayakta kalsın istiyorsak tek şansımız bu. Şunu da belirtmek gerekir ki bence Cumhuriyet’in de bağımsızlığın da asgarisi olmaz ve hiç de bu konularda uzlaşma niyetimiz yok. Yine de asgarisi için bile en azından bunların gerçekleşmesi gerekirken yapılması gereken çok fazla şey var ki bunlardan ilki solun ayağa kalkarak “ya tam bağımsızlık ya ölüm!” şiarını tekrardan benimseyip bahsettiğim doğrultuda olabilecek her yer ve her alanda, Türk’ün ve Cumhuriyet’in ayaklar altına alınmasına karşı direnmeye başlamasıdır.