Bir Ayrılık Hikayesi: CHP ve Kemalizm
Zinde Kültür yazdı...
II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir dünya kurulmakta ve Türkiye de bu yeni dünyada yerini bulmaya çalışmaktadır. Türkiye için yeni kurulan dünyada bulunacak yer iki büyük değişimden geçmektedir: demokrasiye geçmek ve Batı bloğuna dâhil olmak. Lakin bu iki büyük değişim teoride olmasa bile içinde bulunulan şartlar ve izlenen yol sebebiyle pratikte Kemalizm’den kopmayı gerektirmiştir. Türkiye ve CHP’nin Kemalizm’den kopuşu böyle başlamıştır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki demokrasiye geçmek Türkiye için bir dış dayatmanın sonucu değildi. Bu geçiş daha çok içeriden gelen sınıfsal ve toplumsal zorlamalarla ve Batı bloğunda yer almayı kolaylaştıracağı inancıyla alınan bir karardır. CHP ülkeyi kendi inisiyatifiyle demokrasiye taşımış ancak bundan böyle CHP için de oy kaygısı başlamıştır. Oysa II. Dünya Savaşı’nın zor şartlarında köylü, işçi ve yoksul kesimler iyice küstürülmüştü, şimdi CHP’nin bu kitlelerin gönlünü yeniden kazanması gerekliydi. Bu amaçla girişilen ilk ve en büyük işlerden biri toprak reformu oldu. Toprak reformu zaten Atatürk döneminde de gündeme gelmiş ancak gerçekleştirilememişti. Bu reformu şimdi gerçekleştirmek köylünün gönlünü alabilmek için bir fırsat olarak görüldü. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun meclis görüşmeleri 14 Mayıs 1945’te başladı. Böylece meclis tarihimizin en büyük tartışma ve kırılmaları yaşandı. Reform, hiçbir devrim kanununun karşılaşmadığı kadar büyük bir muhalefetle karşılaştı. Kanun budanarak da olsa meclisten geçti geçmesine ama CHP içerisindeki bölünme iyice gün yüzüne çıktı ve partiyi bölerek Demokrat Parti’yi ortaya çıkaracak süreç başlamış oldu. Kanunu meclisten geçirirken bile zarar gören CHP, uygulamada ısrarcı olamadı. Netice itibariyle büyük toprak sahiplerine dokunulmadı, köylülere sadece az miktarda kamu arazisi dağıtıldı. CHP köylüyü memnun edemediği gibi toprak ağalarını da karşısına almış oldu. Toplumsal destek sağlama umuduyla girişilen iş, kimseyi memnun edemeden toplumsal desteğin daha da kaybedilmesiyle sonuçlandı.
Halkın desteğini ilerici bir hamle ile kazanmaya çalışan CHP bunu beceremeyince bundan sonraki tarihine damga vuracak olan yönteme yani muhafazakârlaşarak halktan destek görme çabasına girişti. CHP’nin Kemalizm’den git gide uzaklaştığı süreç böylece başlamış oldu. Muhafazakâr kitlelere hoş görünebilmek için devrimlerden ve laiklikten taviz vermeye, popülist söylemlere başvurmaya, Cumhuriyet’in aydın ve yetişmiş kadrolarını budamaya başladı. Yeni politikaya verilen ilk kurbanlardan biri başbakan Recep Peker idi. Peker, Kemalizm’in sağ kolunun temsilcisi ve otoriter bir liderdi ancak rejimden taviz vermeye karşı da direnen biriydi. Yerine muhafazakâr bir İslam tarihçisi olan Şemsettin Günaltay getirildi. Günaltay, İslamcı yayın Sırat-i Müstakim çevresinden geliyordu. En büyük kırılmalardan biri ise Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı'ndan istifa etmek zorunda bırakılmasıyla yaşandı. Yerine Reşat Şemsettin Sirer getirildi. Sirer ilk iş olarak Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ve ekibini görevden aldı. Köy Enstitüleri'nin öğretmen yetiştiren yüksek kısmı yani Hasanoğlan Köy Enstitüsü kapatıldı. Diğer köy enstitüleri ise sıradan öğretmen okullarına dönüştürüldü. Karma eğitime son verildi, kız ve erkek öğrenciler ayrı enstitülerde toplandı. İlahiyat fakültesi, imam hatipler ve Kur'an kursları açılmaya başlandı. Evrim teorisi müfredattan çıkarıldı. Hasan Âli Yücel döneminde gerçekleşen tercüme ve Batı klasiklerinin yayın faaliyetleri durduruldu. Halk Evleri işlevsizleştirildi. Solcu, ilerici hocalar üniversiteden uzaklaştırıldı. DTCF Dekanı Ziya Enver Karal; Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav ve Behice Boran'ı Zekeriya Sertel'in Görüşler dergisinde yazdıkları için Milli Eğitim Bakanlığı’na şikâyet etti ve bakanlık bu üç hocayı görevden uzaklaştırdı. Danıştay uzaklaştırma kararını iptal edince gerici öğrenci grupları eyleme başladı; hocaların konferanslarını bastılar, rektöre tehditle istifa dilekçesi imzalattılar, Halkevleri'ne ve solcu öğrencilerin derneklerine saldırdılar. Netice itibariyle üç hoca hakkında soruşturma açıldı. Boran ve Berkes'in aldığı cezalar Yargıtay tarafından bozulunca bu sefer de TBMM'de kabul edilen bir yasayla kadroları kaldırıldı.
Bu dönemde ilerici ve muhalif basın yayına karşı da büyük bir baskı kuruldu. Soğuk Savaş döneminin en büyük silahı olacak olan “komünistlik suçlaması” bu dönemde siyaset hayatımıza girdi. CHP bu silahı ilk kullananlardan oldu. Öyle ki kuruluş aşamasındaki Demokrat Parti’ye karşı kullandığı ilk söylem komünistlik ithamıydı. Sadece DP’ye karşı değil, ilerici çevrelere, İslamcı ve faşistler tarafından gelen “komünist” suçlama ve saldırılarını CHP de destekliyordu. Örneğin Zekeriya ve Sabiha Sertel tarafından çıkarılan Tan Gazetesi’ne İslamcı ve faşistlerle birlikte CHP de saldırıyordu. CHP’ye yakın yayın organları Sertelleri ve Tan Gazetesi’ni komünistlikle suçluyordu, son olarak CHP milletvekili ve Tanin Gazetesi’nin başyazarı olan Hüseyin Cahit Yalçın “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlıklı yazısıyla Tan’ı hedef almıştı. Nitekim Yalçın’ın yazısından bir gün sonra, 4 Aralık 1945 günü Tan Gazetesi , “kahrolsun komünizm” sloganları atan bir grup tarafından basılarak yağmalandı. Kalabalık, Cağaloğlu’ndan Beyoğlu’na doğru ilerleyerek sol görüşlü olduğu bilinen başka gazete ve dergilerin ofisleri ile sol yayınlar satan birçok kitapçıyı yağmaladı. Tan Baskınında CHP'nin rolü bugün hâlâ tartışma konusudur.
Kemalist, ilerici, sol ve sosyalist yayınlar; baskı, yasak ve şiddetle susturulurken basın yayında İslamcı, gerici, faşist ve ırkçılar için özgürlük ortamı vardı. 1944’te savaşın Sovyetler Birliği lehine dönmesiyle korkuya kapılıp ırkçı ve faşist olmadığını gösterebilmek için ırkçı-Turancıları kısa bir süre için hapse atan iktidar bir süre sonra yaranmaya çalıştığı Batı bloğunda anti-komünist olunduktan sonra ırkçılık ve faşizmin pek dert edilmediğini hatta desteklendiğini görerek bunları salmıştı. Artık hem ırkçı-Turancılar hem de İslamcılar rahat rahat gazete, dergi ve kitap çıkarabiliyor, her önüne gelene “komünist” diye saldırabiliyordu. Bu dönem muhafazakâr, İslamcı ve ırkçı-Turancı kesimlerin şafağı olmuştur. Muhafazakâr sağın bugün bile gerek hamasi gerek entelektüel açıdan dayandığı çoğu eser bu dönemde üretilmiştir: İslamcıların Büyük Doğu (1943) ve Şebilürreşad (1948) dergileri, Nurettin Topçu'nun Hareket Dergisi (1939), Turancıların Altınışık Dergisi (1947), Atsız'ın Bozkurtların Ölümü (1946) ve Bozkurtlar Diriliyor (1949) romanları, Necip Fazıl'ın Sakarya şiiri (1949) ve Çöle İnen Nur kitabı (1950), Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir (1943), Huzur (1949) romanları ve 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (1949) kitabı, Peyami Safa'nın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu romanı (1949), Samiha Ayverdi'nin Yusufçuk (1946) ve Mesihpaşa İmamı (1948) romanları, Ali Fuad Başgil'in Vatandaş Hürriyeti ve Teminatı (1948), Nurettin Topçu'nun Ruhbilim (1949), Abdülbaki Gölpınarlı'nın Yunus Emre Divanı (1948) ve Fuzuli Divanı (1950), Hilmi Ziya Ülken'in İslam Düşüncesi (1946), Ahlak (1946) ve Millet ve Tarih Şuuru (1948) kitapları hep bu dönemin ürünüdür. Bazıları popülist sığ propaganda bazıları ise oldukça nitelikli olan bu eser ve yayınlar hep birlikte sağın duygu düşünce dünyasını, ezberini, hamasetini ve tarih kurgusunu inşa etmiştir. Şüphesiz ki bu inşa, CHP iktidarının sol ve Kemalist aydın çevrelerini bastırarak açtığı alanda gerçekleşmiştir.
CHP’nin yolunu Kemalizm’den ayıran diğer büyük değişim ise Batı bloğuna dâhil olabilme çabasıydı. Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler II. Dünya Savaşı esnasında yaşanan tartışmalı ancak bu yazının konusu dışında kalan bir takım olaylar neticesinde tamamen kopmuştu. Sovyetler Birliği’nin toprak ve Boğazlar üstünde yetki talepleri ile karşılaşan iktidar, çareyi korku içerisinde Batı bloğuna koşmakta bulmuştu ancak Batı bloğuna dâhil olmanın da bir bedeli vardı. Sanılanın aksine Batı bloğunun ve özellikle de ABD’nin bizden beklentisi demokrasiye geçmemiz değildi, nitekim Salazar’ın diktatörlüğündeki Portekiz NATO’da yer alabiliyor veya Franco diktatörlüğündeki İspanya, Batı bloğu ile uyum içinde yaşayabiliyordu lakin kendi kendine yetme amacı taşıyan, bağımsızlıkçı ve devletçi bir kalkınma ekonomisinin bu blokta yeri yoktu.
Planlı ve devletçi bir şekilde kalkınma amacındaki genç Türkiye, Birinci Beş Yıllık Sanayi Planını 1934 yılında hazırlamıştı. Buna göre Türkiye; maden, kimya, seramik, dokuma ve kağıt sektörlerinde sanayileşerek bir ağır sanayi ülkesi olacaktı. Planın Sovyetler Birliği’nin teknik ve mali desteği ile uygulanması öngörülüyordu. Hazırlanan plan, görüş almak için hem SSCB hem de ABD’ye gönderildi. SSCB'li uzmanlar planı başarılı buldu ancak ABD’li uzmanlardan itiraz geldi. Onlara göre Türkiye sanayileşmemeli, tarım ülkesi olmalıydı, sanayi ürünlerini üretmek yerine ithal etmek Türkiye için daha kârlı olacaktı. Yine de Amerikalı uzmanların itirazları umursanmadı ve Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, Sovyetler Birliği’nin desteği ile olduğu gibi uygulamaya konuldu. İlk planın tamamlanmasından sonra 1938-1942 yılları arasında uygulanması düşünülen İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlandı. İkinci plan da ilkiyle aynı doğrultuda ve aynı amaca yönelikti. Bu plan da Sovyetler Birliği tarafından desteklenirken, ABD tarafında itirazla karşılandı. Bu esnada II. Dünya Savaşı başladı ve plan uygulamaya konulamadı. Savaşın sonunda ise Türkiye kutup değiştirmiş ve Batı bloğuna girmeyi amaç edinmişti lakin bu amacın ABD’nin itiraz ettiği sanayi planları ile gerçekleşmesi mümkün değildi. Kısa süre önce dikkate alınmayan ABD’li uzmanların görüşleri artık bağlayıcı hale gelmişti. Türkiye’nin sanayileşme hayallerinden vazgeçmesi gerekiyordu.
Sanayileşme hayallerine veda etmeden önce Türkiye son bir çaba olarak adını, planı hazırlayan komisyonun başkanı Kemal Süleyman Vaner’den alan Vaner Planını 1947 yılında hazırlayıp ABD’ye sundu. Vaner Planı, önceki sanayi planlarına göre çok daha liberal bir plandı; tarım ve altyapı sanayilerine öncelik veriyor, özel teşebbüsü öne çıkarıyor, borçlanmayı öngörüyordu ama bu plan bile ABD tarafından uygun görülmedi. Böylece ABD'den alınan raporlar dönemi başladı. İlki 1948 yılında alınan Hilts Raporuydu. ABD Federal Karayolları Genel Müdür Yardımcısı Harold Hilts tarafından hazırlanmıştı. Rapora göre Türkiye demiryolu yapımını bırakmalı ve karayolları yapmalıydı.1948'de Türkiye'ye gelen bir heyet tarafından başka bir rapor daha hazırlanmaya başlandı. Thonburg Raporu denilen bu raporu American Standart Oil Şirketi’nden Max Weston Thornburg hazırladı. 1949 ve 1950 de sunulan rapor iki kısımdan oluşuyordu. Rapora göre; Türkiye'nin kurduğu fabrikalar gereksizdi, SSCB'den destek alınmamalıydı, Türkiye ağır sanayiye değil tarım sanayisi gibi hafif sanayiye yönelmeliydi, sanayi ülkesi değil tarım ülkesi olmalıydı ve devletçilik acilen bırakılmalıydı. Bir başka rapor ise 1949'da talep edilen ancak 1950 ve 1951'de iki kısım halinde sunulan Barker Raporu idi. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası'nın görevlendirdiği James M. Barker tarafından hazırlanmıştı. Barker Raporu'na göre: kamu yatırımları azaltılmalı, devletçilikten vazgeçilmeli, yabancı yatırımcı çekilmeli, ekonomi özel sektöre bırakılmalı, devlet sadece özel sektörün girmediği alanlara girmeli ve Türkiye bir tarım ülkesi olmalıydı. Tüm raporların ortak noktası Türkiye'yi sanayileşme ve devletçilikten vazgeçirerek sanayileşen Avrupa'nın tarım deposu haline getirmekti. Bunun yanında karayolları ve dış borçlanma gibi araçlarla Türk ekonomisinin ABD’ye bağımlı kılınması amaçlanıyordu.
Bu raporlar 1945-1950 arasında CHP hükümeti tarafından istenmişti; raporlara ilişkin tartışmalar, itirazlar ve kabul edilmeyen kısımlar olmuştu ancak 1945-1950 arasında izlenen iktisat ve yatırım politikaları genel olarak bu raporlarla uyumluydu. Raporlar CHP hükümeti tarafından istenilmesine rağmen 1950'de iktidar değişince raporları uygulama fırsatı DP'ye kaldı. DP, bu raporları çok daha çekincesiz olarak, canı gönülden ve aynen uyguladı. Bir DP efsanesi olarak anlatılagelen 1950-1954 arasındaki tarıma dayalı ekonomik sıçrama ve “traktörün Türkiye’ye gelişi” de bu raporlarda ön görülen politikanın sonucuydu. Çünkü Türkiye, savaştan yeni çıkan Avrupa'nın tekrar kurulup sanayileşebilmesi için onun karnını doyurmakla görevlendirilmişti. Avrupa’ya yapılan tarım ürünü ihracatlarıyla gerçekten de ilk aşamada iyi para kazanıldı ancak Avrupa’nın tekrar toparlanmasıyla tarım deposu olmanın avantajı sona erdi. Türkiye ise bu görev uğruna Kemalizm’in tam bağımsızlıkçı, kalkınmacı ve ağır sanayiyi önceleyen iktisat politikasından vazgeçtiğiyle kaldı.
Sonuç olarak; CHP’nin 1945-1950 arası izlediği politikalar ile ardından iktidara gelen DP’nin izlediği politikalar bu açıdan birbirine paralel ve devamlılık içindedir. Kültürel ve sosyal alanlarda olduğu gibi iktisadi alanda da DP'nin izlediği gerici ve dışa bağımlı politikalara ne yazık ki 1945-1950 arasında CHP ön ayak olmuştur. CHP, muhafazakârlaşarak ve gericiliğe taviz vererek DP'nin önüne geçmeye çalışmış ancak bu çaba işe yaramadığı gibi DP’ye de tavizlerle zayıflamış bir rejim bırakarak işini kolaylaştırmıştır. Diğer yandan ise telaş içinde Batı bloğuna dâhil olma amacıyla bağımsızlıkçı ve kalkınmacı iktisat politikalarını terk ederek Türkiye’nin düzeninin temel karakteristiği olan bağımlılık ilişkisinin temeli atılmıştır. Nitekim bu noktadan itibaren CHP ile Kemalizm’in yolları da ayrılmıştır. CHP düzenin savunucusu ve devam ettiricisi bir parti haline gelirken Kemalizm ise Avcıoğlu, Soysal, Berkes gibi aydınların elinde o düzenin karşısında konumlanmıştır.